GAZZE VE ÖTESİ

Hadiseler olduğunda çoğunlukla hadiselerin sıcaklığını konuşmak isteriz. Biz farklı bir şey yapalım ve Gazze’de devam etmekte olan sıcak hadiseleri...

Dayanıklı Toplum İçin Dayanıklı STK Nasıl Olmalıdır? (Maratonda 35. Kilometre)

Dayanıklı toplum ile sivil toplum kuruluşlarını birlikte ele alacağız. Bendeniz maraton koşmuş birisiyim. Maraton koşusu 42 kilometredir ve bunun...

AH ŞU MÜTEDEYYİN KADINLAR!?

Mütedeyyin kadınlar, mütedeyyin erkeklerden daha mı fazla kontrolden çıkmış durumda? Bu soru bize, görünen/gösterilmek istenen meselenin, asıl meseleyi örtüp...

DOSTUN İHANETİ!

İhaneti en ağır şekilde cezalandırmaya mı çalışırsınız? Büyük bir hayal kırıklığıyla dostluğu çöpe mi atarsınız? Yoksa “dostun ihaneti”ni affetmeyi...

Bize Yüzde Doksan Derler

Geçenlerde Özbekistan’dayken Rusya’dan da dahil olan bazı isimlerle ülkelerimiz, ülkeler arası meselelerimiz, ekonomilerimiz üzerine hasbihal etmiştik. Ön plana çıkan...
Yazı
GAZZE VE ÖTESİ
Yazı
Dayanıklı Toplum İçin Dayanıklı STK Nasıl Olmalıdır? (Maratonda 35. Kilometre)
Yazı
AH ŞU MÜTEDEYYİN KADINLAR!?
Yazı
DOSTUN İHANETİ!
Yazı
Bize Yüzde Doksan Derler
Sözler Kalır
Kitap

SÖZ KALIR

Bir derviş gibi olabilsek keşke, fikrimiz neyse zikrimiz de o olsa. Zikrimiz yapıp ettiklerimize yansısa, yapıp ettiklerimiz de bizi ukbâya taşısa. İki günlük dünyadaki tüm derdimiz de bu değil mi zaten…Karmaşık ve yıpranmış dünyamız, ilişkilerimizi de zedelediğinden çoğunlukla ikircikli yaklaşımlara kayıyoruz, bazen de buna zorlanıyoruz. Sosyal medya da bu yönüyle bizi biz olmaktan çıkartmaya müsait bir zemin olarak bir şeyleri alıp götürüyor bizden. Bu durumda birazcık derdimiz varsa kendimiz olma ve kendimiz kalma çabasını yaşatmaya çalışıyoruz inadına…

Kayıt düşmenin önemini vurgulardı büyüklerimiz, üstatlarımız. Yaş ilerledikçe kayıt düşmeyi daha da önemser oldum. Tüm bu kayıtlarda bir taraftan muhataplarımıza duygu ve düşüncelerimizi aktarırken diğer taraftan onlardan çok şey öğrendim. Onlara bir şeyler verdiğimi düşünürken aslında onlardan çok şey aldım; fikir aldım, heyecan aldım, muhabbet aldım. Ve tüm bunları en yoğun şekilde özellikle genç kardeşlerimle yaşadım, ne kadar şükretsem azdır…

Linke tıklayarak kitabı temin edebilirsiniz.

Okumaya devam et
Yazı

DARALMA

DARALMA: Zihinsel, Duygusal, Çevresel

Yaşadıklarımızdan olumlu ya da olumsuz etkileniyoruz. Bazen yaşama katkı sunuyoruz, bazen de yaşam bize…

Tanıştığımız her bir kişi, yaşadığımız her bir hadise ve her bir zaman dilimi bizde az ya da çok iz bırakıyor; zihnimiz, gönlümüz ve çevremizle temas kuruyor, bazen bizi ferahlatıyor bazen de daraltıyor…

Travmatik bazı olayların da etkisiyle son dönemlerde üç hususta daralma yaşadığımız kanaatindeyim; zihinsel, duygusal ve çevresel daralma. Bireysel olarak da, grupsal, ulusal, yer yer küresel ölçekte de benzer daralmaları görmemiz mümkün…

Zihnimiz, gönlümüz ve çevremiz potansiyel olarak alabildiğine geniş ama bunları bazen bir kişiye, ekole, hizbe, yayına, üstada hapsedince; kapalı bir zihin, sığ bir gönül, küçük bir çevreye mahkum oluyoruz…

Bu üç boyuttan birini açmamız yalnız başına bizi daralmadan kurtarmaz, her üç boyutun aynı anda açık olması, birbiriyle uyumlu hareket etmesi gerekir. Zihnimiz ve gönlümüz açık olduğu halde çevremiz darsa bir süre sonra çevremizden etkilenebiliriz. Çevremiz geniş olduğu halde zihnimizi ve gönlümüzü açacak ortamlarımız ve çabalarımız yoksa bir süre sonra çevremiz de tekrar daralmaya başlayabilir…

Daralma tehlikesinden kurtulmanın yolu zihni, gönlü ve çevreyi sürekli canlı tutmak ve birbirlerini besleyecek insicamı bireysel ve toplumsal çabalarımızda ortaya koymaktır…

Zihin; okuma, araştırma, düşünme ve müzakereyle açık tutulur. Daralma tehlikesine karşı ise özellikle farklı kitaplar okumak, alışageldiğimiz düşünce insanlarının dışındakilerle konuşmak, eleştirel düşünceye değer vermek gerekir…

Duygu; maneviyat, sanat, sekinet, murakabe ve merhametle zenginleşir. Daralma tehlikesine karşı ise mutedil ve tahammülkar olmak, olumsuzladıklarımıza fırsatlar vermek, gönlümüze bütün insanlığı sığdırabilecek enginlikte olmak gerekir…

Çevre; iletişim, paylaşma, empati ve dayanışmayla genişler. Daralma tehlikesine karşı ise farklı mahalle, ekol, organizasyon ve gruplarla temas halinde olmak, onlarla samimi ve sahici ilişki kurmak gerekir…

Kitlelerin (örneğin 12 Eylül, 28 Şubat, 15 Temmuz vb etkisiyle) daralma yaşaması tolere edilebilir ama öncülük makamında olan entelektüel, sanatçı, siyasetçi, bürokrat, kanaat önderi zihinsel, duygusal, çevresel daralma yaşıyorsa kitleyi geleceğe taşımak zorlaşır. Çünkü tüm olumsuz atmosferlere rağmen, ortaya vizyon koyma makamında olanlar daralma tehlikesini bertaraf edecek çıkışlara odaklanmalıdır…

Bunun için acil olarak zihnimizi, gönlümüzü ve çevremizi açmalıyız. İmtihanımız kendimizle ve tüm varlıklarla. Kutlu emanete layık olabilmek ve mikrodan makroya uzanan tüm sorunlarımızı aşmak için; açık zihinlere, zengin gönüllere ve geniş çevreye ihtiyacımız var…

Daralma psikolojisinden sıyrılamamak hem bireysel hem de toplumsal açıdan olumsuzluk üretmeyi ve yaymayı arttırmaktadır. Daralmadan kurtulmanın bir yolu zihinsel, duygusal, çevresel genişlemeyi sağlamaksa, diğer yolu da umuttur. Ve umut, bu yola katkıda bulunabilecek en önemli muharrik güçtür…

Okumaya devam et
Kitap

SAİD HALİM PAŞA’DA SİYASET AHLÂKI

Ahlak ve siyaset, düşünce tarihinin önemli iki konusu olarak günümüze kadar devam edegelmiştir. Bu iki kavram, bazen birbiriyle ilişkilendirilmiş bazen de müstakil olarak ele alınmıştır. İslam dininin ahlaka vurgu yapması ve Kur’an’da ahlaki kavramların yoğunlukta olması; dolayısıyla ahlaklı bireyler ve toplumlar oluşturma iddiası / telkini, ahlak-siyaset ilişkisinin Müslüman düşü-nürlerce sürekli ele alınmasını sağla-mıştır.
Yakın döneme kadar ahlak ve siyaset alanında ortaya konmuş temel eserlerin yanı sıra, Osmanlının son dönem fikir akımlarının ve mütefekkirlerinin bu ko-nulara dair düşünceleri, günümüzün ahlak ve siyaset yapısını anlamada bize yar-dımcı olacaktır. Dönemin önemli siyasi kişiliklerinden ve mütefekkirlerinden olan Said Halim Paşa ile ilgili çok kap-samlı araştırmalar bulunmamaktadır. Bu-nunla birlikte son yıllarda kendisiyle ilgili araştırmaların arttığı görülmek-tedir. Ancak; yapılan araştırmalarda Pa-şa’nın ahlak ve siyaset düşüncelerinin temelleri ve bu düşünceler arasındaki ilişkiler üzerinde pek durulmaması bizi bu konuyu araştırmaya yöneltmiştir.

Linke tıklayarak kitabı temin edebilirsiniz.

Okumaya devam et
Kitap

DÜŞÜNCE MOLA

Bu kitaptaki yazılar, hayatımın son on yılında vermeye çalıştığım molaların fotoğrafıdır. Bazen yurt-dışında, bazen şehirleri dolaşırken verdiğim düşünce molaları. Bazen de sosyal, siyasal, kültürel meselele-rimize dair yazı/kayıt molaları. Ki-mi zaman kendimle konuşurken, kimi zaman da dostlarımla, İslam dünya-sıyla, insanlığın vicdanıyla konu-şurken verdiğim molalar.
Her mola yeniden nefes almak için, yeniden düşünmek ve daha güçlü bir şekilde yola çıkmak için.
Çünkü hikâyemiz esasında bir yol hikâyesi. O yüzden yolu çok sevdim, yolculuğu ve yolda olmanın kendisini sevdim. Bu sevgi aşkına her molanın akabinde yeniden yola revan oldum.
Çünkü hayatın bir yolculuk oldu-ğuna inandım. Peygamberimizin “benim dünya hayatı ile ilgim, bir ağacın altında mola vermek gibidir” buyur-masından ilham alarak, dinlenmeleri-mizin hakkını vermek gerektiğine, muhasebemize vesile olması gerekti-ğine inandım.
Yolculuğumuz ezelden ebede devam ediyor ve tek yolcular da bizler de-ğiliz. Bizden önce de nice yolcular gelip geçti, niceleri düştü-kalktı ve yılmadan usanmadan menzile vardı.
Yaşarken bu yol halinin hem çok uzun hem de çok kısa olduğunu görü-rüz. Kısa olduğu için en iyi şekilde değerlendirmek adına sık sık düşün-ceye ihtiyacımız olduğuna inandım, uzun olduğu içinde ara ara mola ver-mek gerektiğine inandım. Hem uzunlu-ğu hem kısalığı birlikte yaşadığımız için “Düşüncemola” dedim kitabın adına. Düşünerek yol almak, mola ve-rerek direnç kazanmak gerektiğini düşündüm.

Linke tıklayarak kitabı temin edebilirsiniz.

Okumaya devam et
Kitap

HAMİRA’DAN DUŞANBE’YE

Gurbet kendimizle en çok başbaşa olduğumuz dönemin adıdır aynı zamanda…
İstanbul’un keşmekeşinden sonra “Asya’nın ortasında” yaşadığımız bir kaç yıllık gurbet, her coğrafyanın ve her demin kendi bağlamında anlamını hatırlattı bize…
Garipliğin, en anlamlı biçimde gurbette tecelli ettiğini gördük/yaşadık ve bu vesileyle hayatı-mızın fiili gurbet kısmını “hamira’dan duşan-be’ye” şeklinde adlandırmak nasip oldu…
Ezcümle, yaşanmışlıkların kaleme alınmasın-dan ibarettir bu kitap….
Garipliklerin kaybolmasına gönlün razı olma-masıdır bir bakıma…

Linke tıklayarak kitabı temin edebilirsiniz.

Okumaya devam et
Yazı

OLGUNLAŞMA

Geçenlerde yazdığım “Merhale” yazısına ilişkin kıymetli dostum Dr Ahmet Arslan aşağıdaki değerlendirmeyi yaparak önemli bir soru sordu:

Bireysel ve toplumsal hayata “merhaleler” açısından bakmak oldukça verimli çağrışımlara açık görünmektedir. Zira Arapça rḥl kökünden gelen marḥala “bir günlük yolculuk mesafesi” sözcüğünden alıntıdır. Arapça raḥīl “yola çıkma, göçme” sözcüğünün ismi zaman ve mekânıdır. Dolayısıyla bu bakış açısından hayat bütünüyle bir yolculuk olarak değerlendirilebilir. Başladığınız bir nokta, kat ettiğiniz aşamalar, menziller ve nihai menzil… Ancak böyle bir yaklaşım doğal olarak birçok soruyu da beraberinde getirecektir: nereden başladık, hangi menzilleri aştık ve neresini nihai menzil olarak belirledik? Bütün bu soruların muhatabı var mıdır, kimdir ve soruları nasıl cevaplamaktadır?…

Yazıya gelen tepkiler ve özellikle Ahmet Hoca’nın her zamanki gibi sorgulayan ve sarsan yaklaşımı, ek/yeni bir yazı yazmayı zaruri kıldı. Doğrusu bana sorumluluk da yüklemiş oldu. Sadece tespitte bulunmanın eksik kalacağını, öneride de bulunmanın faydalı olacağını hatırlatmış oldu…

“İslam Düşünce Atlası”nı okuyanlar bilir. Okumayan varsa da bir an önce temin edip okumalarını ya da hiç olmazsa web sayfasından ana hatlarıyla bilgi sahibi olmalarını hararetle tavsiye ederim. Bu çalışmada İslam düşünce tarihinde yaklaşık son iki asırlık serüvenimiz “arayışlar dönemi” olarak değerlendirilir. Prof Dr İhsan Fazlıoğlu Hoca ve dostum Dr İbrahim Halil Üçer bu konuda hala ciddi bir çaba ve bir tür “arayış” içerisindeler ki en son bir yıl kadar önce gençlerin mefkûresine ilişkin dar ama derinlikli bir müzakere yapmıştık. Moda tabirle “arama konferansı” da diyebiliriz…

Arayışların bizi zaman içinde iktidar merhalesine getirdiğini düşünüyorum. Sadece ülkemizde değil dünyanın birçok yerinde mütedeyyin insanlar hem siyasal iktidarla hem de hayatın diğer alanlarındaki (ekonomik, sosyal, entelektüel, kültürel…) iktidarlarla kısmi de olsa yüzleştiler, tanıştılar, yer yer çelişkiler ve çatışmalar yaşadılar…

İktidar olmakla muktedir olmak arasındaki fark aslında 80’lerden bu yana hemen tüm İslam dünyası için değerlendirilen bir boyuttu, çoğunlukla da siyaset bağlamında. Zaman geçtikçe anlaşılıyor ki hayatın herhangi bir alanında iktidar sahibi olmak o alanda muktedir olduğumuz anlamına gelmiyor. Güçle ve idareyi kontrol etmekle o alana vukûfiyetin olamayacağına birçok örnekte şahitlik ettik ve etmeye devam ediyoruz. Dolayısıyla aslolan geçen yazıda da ifade ettiğimiz gibi “asıl mesele”den kopmamak ve zamanın getirdiği med-cezirlere rağmen kalıcı gündemimize odaklanmaktır…

İktidar olduğumuz alanlarda tutunmak önemli bir başarıdır ama muktedir olamadan tutunmaya devam etmek bir süre sonra başarımızı gölgeleyeceği gibi o alanda farkında olmadan nitelik kaybına da sebebiyet verecektir. Örneğin bir dönem, kültür alanında güçten mahrum bırakılmak önemli bir dezavantajken, gücü elde ettikten sonra kültürel muhtevayı zenginleştirememek bir süre sonra sadece gücün kullanımına şartlanmayı ve kültür alanındaki birikimi de tüketmeyi beraberinde getirebilir…

Bulunduğumuz evre bir yönüyle arayışlar döneminin devamı, diğer yönüyle iktidar olup henüz muktedir olamama aşaması şeklinde görünmektedir. İşte tam bu noktada Merhale yazısını bitirirken kullandığım iki kelimeden (toparlanma ve olgunlaşma) hareketle bulunduğumuz aşamayı “olgunlaşma” olarak değerlendiriyorum…

Toparlanmanın her halükarda gerçekleşeceğine inanıyorum çünkü. Dönemsel kayıplar ve dezavantajlar yaşanabilir, niteliksel problemler umudu sarsabilir ama tüm bunlar bir taraftan toparlanmayı getirecek, diğer taraftan yaşanan her bir hadise olgunlaşmaya götürecek bizi…

Siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel, entelektüel tüm krizlerimiz olgunlaştırıyor bizi, dayanıklılığımızı arttırıyor. Arayıp da bulduğumuz ama bir türlü tam olarak ulaşamadığımız menzile ulaşmayı kolaylaştırıyor. Yeter ki olduğumuzu/erdiğimizi düşünmek yerine muktedir olmanın gereklerini yapalım. Bunun da bir anda olamayacağını, sadece güçle ve yukarıdan aşağıya uygulamalarla yerleşemeyeceğini bilelim. Yüzeysel ve biçimsel çabaların ötesine geçmek gerektiğine inanalım. Vardığımız konaklara takılıp kalmak yerine ukbaya vardıracak yolda anlık durakları dinlendirici geçici mekanlar olarak görüp kararlı bir şekilde asıl menzile ulaşmak için tekrar tekrar yola revan olalım…

Yol uzun, yolculuk ise kısa bu dünyada. Kişisel ve toplumsal olgunlaşmamızı sabırla sürdürdüğümüzde gönüllere, zihinlere ve hatta eşyaya nüfuz eden gerçek iktidar olmanın ne kadar anlamlı ve kalıcı olduğunu görürüz…

Okumaya devam et
Yazı

Üç Alan

Toplumların değişiminde etkili olan birçok alandan bahsetmek mümkün ama bu yazıda özellikle siyaset, sivil toplum ve entelektüel alana ilişkin birkaç hususa dikkat çekmeye çalışacağım…

Bu üç alan kendi içinde nitelikli olduğunda, kendi dışında ise bir biriyle uyumlu hareket ettiğinde bireysel/toplumsal değişim hem sağlıklı olur hem de uzun vadeli, kalıcı olur. Yaşanabilecek sıkıntılarda ise daha pratik ve gerçekçi çözümler üretilmesine imkan sağlar…

Aslında siyaset, sivil toplum ve entelektüel alan birbirlerini tamamlayan, yerine göre destekleyen, uyaran, düzelten, motive eden alanlarken uyumlu olunmadığında bir diğerini tüketen hale gelir ve alanlardan birinin ya da ikisinin niteliksiz hali kısır döngüye dönüşüp diğer alanlara da zarar vermeye başlar…

Yine bu alanların birbirlerini yok saymaları ya da birbirlerini önemsizleştirmeye çalışmaları da önemli bir sorundur ki çoğu zaman sadece yok sayılan ve önemsizleştirilene değil, bumerang misali dönüp, yok sayan ve önemsizleştirene de büyük zarar verir…

Dolayısıyla aslolan ve de kalıcı olan her üç alanın da birbirini desteklemesi ve eleştirilerini katkıya dönüştürmesidir. Sahici toptan gelişme ve iyileşmeyle gerçek bireysel/toplumsal değişimin yakalanabilmesidir…

Bu üç alana ilişkin bir tasnif denemesi yapacak olursak;

Siyaset doğası gereği mevcudu yönetme odaklıdır ve kısa vadelidir. İktidarı hedefler. Daha çok oy alıp seçimi kazanmak ister. Bunun için de güncel ekonomik, sosyal, siyasi sorunlara pratik çözümler önerir ve uygular. Zaman zaman orta-uzun vadeli programlar sunsa da çoğu zaman konjonktür, kısa vadeli hamleler yapmasını gerektirir. Bu yönüyle siyaset pratik düşünce/eylem alanıdır ve genellikle pragmatiktir. Dolayısıyla yalnız başına siyasetten çok uzun vadeli hedefler beklemek gerçekçi değildir…

Sivil toplum alanı doğası gereği insan/yaşam odaklıdır ve orta vadelidir. Yaklaşık olarak bir insanın ya da canlının hayatını hedefler, o hayat boyunca sağlığına ve mutluluğuna destek olur. Eğitimle, barınmayla, maddiyatla, maneviyatla, insanın ya da canlıların niteliğini arttırmayı hedefler. Örneğin alanı eğitim olan bir STK, anaokulundan üniversite sonrasını hesaba kattığımızda bir gencin ortalama 15-20 yılı ile ilgilidir. Dolayısıyla sivil toplumun kısa ve uzun hedefleri olsa da çoğunlukla orta vadeli bakması gerçekçi görünmektedir. Çünkü bir yönüyle siyaset gibi kısa vadeli pratik çözümler üretmesi, diğer yönüyle uzun vadeli bakış açısını hesaba katması gerekebilmektedir…

Entelektüel alan ise doğası gereği uzun vadelidir. Bu alana tefekkür alanı da diyebiliriz. Mütefekkirlerin alabildiğince bütüncül, uzun vadeli ve en ideal olanın peşinde olması beklenir. Denebilir ki bu alanın en deruni tarafında aşkınlık vardır. Teşbihte hata olmazsa bu alanın zirvesi, zamanları da aşan müteâl bir bakış açısına sahip olmaktır. Denebilir ki mütefekkir, bir deniz feneri gibidir; sabit durur, ışığını sunar, isteyen rotasını ona göre belirler, istemeyen yolunu kaybeder. Bu yönüyle mütefekkir, uzun vadeli ve hatta zamanları aşan hakikatleri hesaba katar; olaylar, kişiler ve hatta zaman çok da gündeminde olmaz mütefekkirin. Bundan dolayıdır ki tarihteki çok büyük düşünürler, sanatkarlar, bilginler çoğunlukla gadre uğramışlardır. Söyledikleri ve değerleri sonraki asırlarda anlaşılmıştır…

Bu üç alan arasında hiyerarşik kademelendirme yapmaya gerek yok, her üçü de çok önemlidir, elzemdir. Siyasetin daha çok yıpranması daha pratik ve görünür olmasından kaynaklanmaktadır. Ya da günlük meselelerle uğraşmadığı için tefekkür alanı hem boş değil hem de kutsal değildir. Önemli olan her bir alanın öncülerinin işlerine odaklanması, diğer alanları önemsiz görmemesi ve çatışmaya dönüştürmemesidir…

Farklı bir kategorik ayrım yapacak olursak;

Siyasetçi toplumun tümünü muhatap alır çünkü büyük çoğunluğundan oy almalıdır. STK’cı amacına uygun hedef kitlesini muhatap alır çünkü onların gönlünü kazanmalıdır. Mütefekkir ise hakikati muhatap alır çünkü ebediyete uzanmalıdır…

Ülkemizde bu üç alanın bilerek ya da bilmeyerek sıkça bir birleriyle karıştırıldığını söyleyebiliriz. Bazen doğru konumlama yapamadığımızdan, bazen müdahale etmemizden kaynaklı karmaşa oluşmaktadır. Böylece her bir alan hak etmediği yüke maruz kalmakta ya da merkezileşerek diğer alanın hakkına tecavüz etmektedir…

Siyasetin, sivil toplumun önünü açtığı ve entelektüelden (olumlu-olumsuz) eleştirel katkı aldığı; sivil toplumun, siyasetin toplumsal altyapısını güçlendirdiği ve mütefekkirin ufkuyla beslendiği; mütefekkirin, siyasetin çıtasını yukarıya doğru zorladığı ve sivil topluma vizyon kattığı senkronize bir yapı, toplumsal değişimimizin çok daha hızlı ve sağlıklı olmasına vesile olacaktır. Aksi durum, her üç alanın da verimsizliğine ve zayıflığına sebep olacaktır…

Okumaya devam et
Yazı

SEVDA

Siyasetin ve bürokrasinin hayatımızda abartılı belirleyici olmasından hareketle, kurumsal/hiyerarşik yapısına mesafeli olmak üzerine hasbihal ederken bir dostum konuyla ilgili “Bir Sevda İşi” filmini tavsiye etti…

Filmin teknik değerlendirmesini bir tarafa bırakırsak, muhteva olarak her birimizin farklı ölçeklerde yaşadığı, şanslı olanlarımızın kıyısından geçtiği olaylardan ve imtihanlardan bahsediyor film…

Kendi halinde, sevilen ve sayılan bir esnafken çevresinin ve ailesinin farklı saiklerle motivasyonuyla kendisini siyaset yarışının göbeğinde bulan kahramanımız bir süre sonra; kendisi olmaktan çıkarak, onuru zedelenerek, maddi-manevi bir çok açıdan yıpranarak kendisini ve yakın çevresini tüketmeye başlıyor…

Hayatın farklı evrelerinde ve alanlarında şahit olduğumuz gibi; yerli yerinde değerlendirilmeyen herkes ve her şey orta-uzun vadede sorun yaşıyor, ya tükeniyor ya da tüketiyor. Siyasete uygun birini akademiye, sivil topluma uygun birini bürokrasiye, akademiye uygun birini iş dünyasına, eğiticiliğe uygun birini yöneticiliğe yönlendirdiğimizde kişi hem daha iyi olduğu alandan kopmuş oluyor hem de başarılı olamayacağı alana zarar vermeye başlıyor. Tüm bu olumsuzlukların faturasını ise bireysel ve toplumsal açıdan hepimiz ödüyoruz…

Mağduriyet yaşamış topluluklar geçmiş kayıplarını telafi için siyaseti ve bürokrasiyi; mağduriyetlerini hızlı telafi etmek için, bazen de intikam duygusuyla en pratik çıkış noktası olarak görür ve bu alana daha fazla yüklenirler. Bir süre sora siyaset ve dolayısıyla devletin bürokratik mekanizması adeta hayatın merkezine oturmuş olarak her şeyin belirleyicisi ve ilgili-ilgisiz herkesin yöneldiği alan haline gelir…

Siyaset örneğinde olduğu gibi, hayatın herhangi bir alanını çok fazla merkeze aldığınızda ve abartılı konumlandırdığınızda diğer alanlar etkisizleşmeye, itibarsızlaşmaya başlar. Böyle süreçlerde siyaset/bürokrasi bir taraftan cazibe merkezi haline gelirken diğer taraftan hızlıca ve abartılı olarak eleştirilir ve değersizleştirilir. Bir süre sonra her türlü sorunumuzun müsebbibi olarak (en çok görünür alan olduğu için) siyasetçiler görülmeye başlanır ve siyasetten/bürokrasiden umut kesilir, toplumsal bir umutsuzluk sarar her yanımızı…

Yazının başında belirttiğim siyasi ya da bürokratik ünvanlara mesafeli olmak bu alanların ontolojik olarak kötü oluşları anlamına gelmez. Aksine siyaset de bürokrasi de gerekliliğin ötesinde elzem olan alanlardır ve buralarda hakkıyla hizmet edenler baş tacı edilmesi gereken kişilerdir. Ama önceki yazıda bahsettiğimiz içinde bulunduğumuz “merhale”; siyaset ve bürokrasi alanlarının dışındaki alanları çok daha önemsememiz gerektiğini hatırlatıyor bize…

Çünkü bu ülkenin ihmal edilmiş, yoksul ve yoksun bırakılmış kitleleri yukarıdan aşağıya yapılan zulmü, aşağıdan yukarıya bir dalgayla engellediler ama bir süre sonra adeta her şeyin yukarıdan aşağıya gerçekleştirilebileceği yanılgısına kapıldılar. Önü alınamazsa, salt yukarıdan aşağıya değişim arzusu bir yanılgının ötesinde, tek çıkış yolu gibi görülmüş olunacak ki, maalesef gerçeklikten kopuşu ve tepkisel yeni dip dalgaların ortaya çıkışını beraberinde getirecektir…

Kanaatimce bugün de yukarıdan aşağıya yapılacak işler elbette vardır ve yapılmalıdır da. Ama bu yöntemle yapılabilecekler sınırlıdır. Aşağısı ihmal edildikçe ve zayıf kaldıkça yukarıda çok etkili olmanın uzun vadede pek karşılığı olmayacaktır…

Yani çözüm; siyasetin ve bürokrasinin doğasına uygun olan, ‘talimatla iş yapmak’ yerine kapı kapı, sokak sokak, sınıf sınıf, çarşı-pazar çalışma yaparak aşağıdan yukarıya dalgayı yeniden ve daha sağlıklı/doğal şekilde oluşturmaktır. Bu şekilde gerçekleşecek olan değişim dalgası yukarıya nitelik katar, yukarıdan dayatılan değişim ise içeriği boşaltır ve sürdürülemez olur. Bir süre sonra asıl meselesinden uzaklaşmış topluluk haline geliriz, geçmişte eleştirdiğimiz şekilci zihniyetler gibi…

Ez-cümle; hayatın tüm alanları gibi siyaset de “bir sevda işi”, yeter ki sevdamızı doğru anlayalım, doğru konumlandıralım, doğru anlatalım. Ve yeter ki doğallığımızla, içtenliğimizle, özgünlüğümüzle, kendi cümlelerimizle ve gerçekliğimizle sevdamıza doğru akılla, bilgiyle ve hikmetle yol alalım…

Halit Bekiroğlu

21.12.2019

Okumaya devam et
Yazı

MERHALE

Yaşanan ekonomik, siyasi, sosyal ya da entelektüel krizler farkında olmasak da psikolojimizi derinden etkiler. Bu tür durumlarda bazen duygularımızı bastırır, bazen olayın gerçekliğini tam fark etmez, bazen de çok etkilenip bunalıma gireriz…

Daha üzerinden bir hafta geçmişken 15 Temmuz dolayısıyla organize ettiğimiz programlardan birini nihayete erdirdiğimizde bir psikolog arkadaşım “travma yaşıyoruz” demişti de “evet acılar yaşadık ama herhangi bir bunalım ya da travma yaşamıyorum” diye iddialı bir cümle kurmuştum. “Travmaları irademizin gücüne göre az ya da çok bastırırız ama o travma içimizde yer edinir” demişti…

Dün yaşadıklarımız gibi bu gün yaşamakta olduklarımız da şüphesiz bizi etkiliyor; bazen derinden bazen yüzeysel. İnancımız, bilgimiz, aksiyonumuz ölçüsünde yaşadıklarımızın farklı biçimlerde etkisine maruz kalıyoruz…

Son dönemlerde küresel ölçekte ve elbette bölgesel ve ulusal ölçekte krizlere maruz kalıyoruz. Yaşadıklarımızı yok saymak, görmemezlikten gelmek, topu taca atmak gibi refleksler gerçekliği ortadan kaldırmadığı gibi irrasyonel tutumlara bizi götürebiliyor…

Yaşanan krizlerde ve travmalarda gerçeklikten kopmamak için öncelikle meseleyi doğru teşhis etmek gerekir. Kanaatimce göz ardı etmememiz gereken en önemli husus, yaşadığımız sürecin bir merhale olduğudur. Toplumların değişimi kendiliğinden ve bir anda gerçekleşmiyor. Aşama aşama yaşadıklarımız tarihin seyri içinde bizi önce bir menzile sonra başka menzillere vardırıyor. Bazen vardığımız menzilden kopabiliyoruz; bizim zafiyetlerimizden ya da menzilin zayıflığından. Bazen bir hedefi aşıyoruz ama yeni yeni hedefe hazırlıklı olmadığımız için eski menzille sınırlandırıyoruz kendimizi ve farkında olmayarak ilerleyişimiz değil gerilememiz söz konusu oluyor…

Kişisel hikayelerimizde de benzer merhaleler yaşayabiliyoruz. Bazen hayatımızın bir evresine takılıp kalıyoruz. Özellikle o evre eğer zorlu geçmişse, bizi yormuşsa, geleceğe dair umutsuzluk sarmalıyor bizi. Oysa her yaş adeta bir basamak gibidir. Gereğini yaparsak bizi sonraki basamağa taşır. Bazen ayağımız kaysa da, basamaklar gevşek olsa da hedefimize iyi odaklanabilirsek, yaşadığımız aksaklıklara kendimizi mahkum etmezsek varmayı arzu ettiğimiz noktaya aşama aşama ulaşabiliriz…

Türkiye’de ve dünyada Müslümanların son birkaç asırdır yaşadıkları bir araya getirildiğinde, toplanıp çıkartıldığında tüm eksiklere ve yanlışlara rağmen hayatın hemen her alanında önemli merhaleler katettiğimizi göreceğiz. Nicel olarak da nitel olarak da on yıllar öncesiyle, bir asır öncesiyle karşılaştırılmayacak kadar önemli hamleler yapıldığını fark edeceğiz…

Olumlu ya da olumsuz değerlendirmelerimizi çoğu zaman günlük politik duruşumuz üzerinden değerlendirdiğimizde; parti, mezhep, meşrep, etnik yapı, bölgecilik vb dar ve çoğu zaman yüzeysel pencereden baktığımızda fotoğrafın bütününü, ufkun derinliğini ve aydınlığını kaçırabiliyoruz…

Biraz tarih okuduğumuzda, geleceği tasavvur etmeye çalıştığımızda, hikmet ve basiret taraflarımızı devreye soktuğumuzda, içerden ve dışardan yönlendirmelerle sığ sulara hapsedilmek istendiğimizi anladığımızda yaşadıklarımızın bir merhale olduğunu, hatta önemli bir merhale olduğunu, belki de yaşanmasının kaçınılmaz olduğunu anlayacak ve daha hızlı toparlanıp geleceğe yönelebileceğiz…

Yaşadığımız süreci erken ve doğru kavramanın en önemli yollarından biri de “asıl meselemiz”in ne olduğunu tekrar hatırlamak ve hiç unutmamacasına zihnimize ve hayatımıza yerleştirmektir. Ki asıl  meselemiz ebedi mutluluğu yakalamak için Rabbimizin bize emanet olarak verdiği her şeyi O’nun yolunda tutmak ve O’nun yoluna hizmet eden birer kul olmaktır…

Şu anda yaşadığımız merhalede; bazen hem insanlığımıza hem Müslümanlığımıza yakışmayacak şekilde yaşadığımız olaylar iyi değerlendirildiğinde aslında toparlanmamıza ve olgunlaşmamıza vesile olabilir. Yeter ki akıntıya kapılmayalım, yeter ki hayatı bugünden ve tul-i emel ölçeğinde yakın gelecekten ibaret düşünmeyelim…

Halit Bekiroğlu

17.12.2019

Okumaya devam et
Yazı

DÖRT YILDAN GERİYE KALAN

4 yıllık zor ama tatlı bir koşturmacayı geride bıraktım, Rabbim’e hamdolsun…

Bazen hiç planlamadığınız ve hatta aklınızın ucundan geçirmediğiniz imtihanlarla yüzleşirsiniz. İmtihan kapınızı çaldığında ve yükünü size bıraktığında size düşen hakkını vermek, altında ezilseniz bile teslim edilmesi gereken zamanda ve zeminde emaneti ilgilisine teslim etmektir…

İmtihanımız sür git devam ediyor, bundan sonra da devam edecek. Yaşadığımız her imtihanı onurumuza katkı sunan, tecrübemizi arttıran, insanlığa katkıya vesile olan bir husus olarak gördüğümüzde en ağır imtihanlar kolaylaşıyor, en ağır yükler hafifliyor…

Tüm bu imtihanlarda yanı başınızda güzel insanlarla olabildiyseniz engelleri aşabiliyorsunuz. Çok ama çok uzaklarda da olsa duaları size ulaşan insanların yüreğine değebilmişseniz işleriniz kolaylaşıyor…

***

ÖNDER’E 2011’de davet edildim ve aslında beklenmedik bir şekilde 2015’te başkanlık imtihanıyla yüzleştim…

2015’in Haziran ayında ÖNDER Genel Kurulu’nda yaptığım konuşmada “başkanlık görevinin emanet olduğunu, ağır ama şerefli bir görev olduğunu, kişilerin yalnız başına bu yükü kaldıramayacağını, kuşatıcı bir anlayışla ve geniş bir kadro ile yürütüldüğü takdirde güzel işlere vesile olunabileceğini” ifade etmiştim…

Rabbim’e hamdolsun, Türkiye’nin her tarafından ve hatta yurt dışından çok güzel dostlarla çalışarak 4 yılı geride bıraktım. 13 Nisan 2019’da ise yeni bir kardeşimize ve güzel/güçlü bir kadroya bayrağı devrettim…

Gönlünüz rahat bayrağı devretmişseniz yaşadığınız yorgunluklar ve dünyevi kayıplar gözünüze görünmez. Aileye daha az zaman ayırmak, sıla-i rahm’i hakkıyla yapamamak, can dostlarla muhabbetten mahrum kalmak, hayatın keyifli taraflarını atlamak gibi boyutlar birer kayıp yerine başka boyutlarıyla berekete ve huzura dönüşür…

Tüm zorluklarına rağmen vesile olabildiğimiz hayırlı işler hayat serüvenimizin akışında onurla taşıyacağımız ve bizden sonraki nesillere miras olarak bırakacağımız birer madalyaya dönüşür…

***

“Şunları yaptık, bunları da yaptık…” kabilinden cümleler yerine şu Hadis-i Şerif’e sığınmayı tercih ederim;

Allah sizin dış görünüşünüze bakmaz, fakat kalplerinize ve işlerinize bakar.”

Yaptıklarımızın rakamsal karşılığı ya da sayfalarla-kitaplarla ifade edilmesinin ötesinde daha önemli olan;

İmam Hatip camiasının tüm fertleri ve kurumları olarak; okullarımız, derneklerimiz, okul aile birliklerimiz, spor kulüplerimiz, paydaş STK’larımız, komisyonlarımız olarak elbirliğiyle, tam bir uyum içerisinde faaliyetler yaptık…

Yine ilgili kamu kuruluşlarımızla, yerel yönetimlerimizle, siyasetçilerimizle, bürokratlarımızla, akademisyenlerimizle, kanaat önderlerimizle, işadamlarımızla, öğrencilerimizle mezunlarımızla, bayanlarımızla erkeklerimizle, Anadolumuzla İstanbulumuzla el ele vererek faaliyetler yaptık…

***

Tüm faaliyetlerin odağına Hadis-i Şerif’te geçtiği üzere kalbimizi koyduk, iyi niyeti koyduk, kul olarak acziyetimizi ve ama sonsuz umudumuzu ve teslimiyetimizi koyduk…

Bunun içindir ki 2015-2016 eğitim-öğretim yılında şiarımız “Nitelikli Yenilik” oldu; okullarımızın fiziki ve muhteva olarak yenilenmesini, öğrencilerimizin ve eğitimin niteliğini önemsedik…

2016-2017’de “İstikamet Üzere” dedik; 28 Şubat’tan 15 Temmuz darbe girişimine geldiğimiz süreçte tecrübe ettiğimiz ve sancısını çektiğimiz “dosdoğru olma”nın, “ifrat ve tefritten uzak olma”nın önemine vurgu yaptık…

2017-2018’de “Samimiyetle” dedik; kazançlarımızın, başarılarımızın, yapıp-etmelerimizin ancak samimiyetle anlam bulabileceğini ve bereketleneceğini tüm faaliyetlerimizde işledik…

Bu eğitim sezonunda ise “Bilgi ve Hikmetle” dedik; bilginin ve bilincin değeri anlaşılsın istedik. Bilgiyle birlikte “mü’minin yitik malı” olan hikmetin de altını çizdik. Bilgi donanımımızın, bilinci kuşanmamızın ve hikmeti arayışımızın bizi çok geniş bir ufka taşıyacağına, bütün insanlığa söylenebilecek söz üretmeye vesile olacağına inandık…

Dört koca yılda, diğer bir yönüyle hızlıca geçen dört kısa yılda, İmam Hatip camiasının teslim ettiği bayrağı birbirinden değerli kardeşlerime teslim etmenin mutluluğunu ve gururunu yaşıyorum…

***

Bugünlerde beni en çok sarsan “İçinizden hayra davet eden, iyiliği emreden, kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun” ayetini şiar edinerek az ve küçük gurupların ve hatta her bir ferdin kıymetini bilerek yolculuğumuza devam etmektir…

Tüm unvanlardan, makamlardan, iktidarlardan, görüntüden, gösterişten, çokluktan ötede; “Bir insanın hidayete ermesi bütün bir insanlığın hidayete ermesi gibidir” yaklaşımıyla küçük büyük demeden her bir imtihanımızı başarıyla vermeye çalışmaktır…

Her şeyin yukarıdan aşağıya olması kolaycılığının aksine; camiden, evden, sokaktan, pazardan, okuldan başlayarak Allah’ın her bir kulunu değerli görmektir…

Bulunduğumuz kurumlarda ya da organizasyonlarda yeni insanlara yol açan, gençlerin önünü açan, çalışmaları tıkamayan, tecrübeyi kutsamayan, sınırlı/süreli görevler yaparak vakitlice görevi devreden, statikleşmeden ve donuklaşmadan emanetin ve imtihanın gereğini yapmaktır…

***

4 yılda yaşadım ve gördüm ki;

Her zamankinden daha fazla gayrete ihtiyacımız var…

Her zamankinden daha fazla düşünmeye ve üretmeye ihtiyacımız var…

Her zamankinden daha fazla hakkın ve hakikatin yanında olmaya ihtiyacımız var…

Her zamankinden daha fazla küçük hesaplardan kurtulmaya ihtiyacımız var…

Her zamankinde daha fazla kardeşliğe ve kuşatıcılığa ihtiyacımız var…

***

Tarihin bir kesitinde, bir insan ömrü içerisinde, 4 yıllık bir dönem yaşadım;

Sadaka-i cariye olarak yazılır ve de amel defterimin kapanmamasına vesile olabilirse ne mutlu bana…

Rabbim hepimizin yolunu açık eylesin,

Yürüyüşümüzü vakur ve daim kılsın,

Ayaklarımızı sabit kılsın ve güçlendirsin,

Gönlümüzü ferah tutsun ve genişletsin,

Zihnimizi canlı tutsun ve genişletsin…

***

Yanlışlarım ve eksiklerim için Yüce Rabbim’den af ve mağfiret, sizlerden helallik diliyorum…

Allaha emanet olunuz…

 

Halit Bekiroğlu

14 Nisan 2019

Okumaya devam et

Popular posts

UMUT

Tolstoy’un “İnsan Neyle Yaşar” kitabını okuduğumda iyi olmak, iyilik yapmak, güzelliğin peşinde olmak gibi olumlu hasletlerin umudu yeşerttiğini, umudun da bu olumlu hasletleri beslediğini düşünmüştüm… Umut, hayata dair beklentisi...

GAZZE VE ÖTESİ

Hakikat

İmam Hatiplere Gönül Vermiş Kardeşim!

İmam Hatiplerde; Yöneticilik, Öğretmenlik, Hizmetkârlık yapan Kardeşim, Bulunduğu her ortamda, Her şartta, İmam Hatiplere katkıda bulunmaya çalışan Gönüllü Kardeşim!   İmam Hatip okuluna gelen ve gelme potansiyeli olan her...

"Bilmek Azaptır"