Category

Yazı

Yazı

Yetinmek!


Çanakkale’nin Bayramiç ilçesinde yaşlı bir çiftin evi geçenlerde yandı, bir tek canlarını kurtarabildiler. Türkiye genelinde yaşlı çift için yardım kampanyası başlatıldı ve 2-3 gün içinde hesaplarında 95.000TL para birikti…
Rivayete göre yaşlı amca hesapta bu denli para biriktiğini öğrenir öğrenmez basına açıklama yapıp; yardım edenlere teşekkür ederek bu paranın kendileri için yeterli olduğunu, daha başka para göndermemelerini duyurur
Bu hadiseden şüphesiz birçok ders çıkartılabilir; hayatın imtihan oluşu, yaşlılarımızın hal-i pür melali, yardımlaşma duygusu vb…
Radyoda haberi duyunca tüylerimi diken diken eden husus; her şeyini yitirmiş bir insanın, yaşadığı ağır mağduriyete rağmen ele geçirdiği imkan ile yetinmeyi bilmesiydi…
Yetinmek duygusunun, diğer adıyla kanaatkarlığın her babayiğidin harcı olmadığını bir kez daha anladım…
Demek ki bu duygu “büyük adam” olup fiyakalı takılmak ve etrafa caka satmakla elde edilebilecek bir haslet değilmiş…
Demek ki bu duygu “entelektüel” olup büyük laflar etmek ve yapmadığını söyleyerek ahkam kesmekle de ilgili değilmiş…
Ve demek ki bu duygu “zengin” olup şatafatlı yaşam sürmek ve altta kalanları unutmakla elde edilebilecek bir haslet hiç değilmiş…
Bu hadiseyi bir dostumla paylaştığımda, paradoksal biçimde yoksulların daha kanaatkâr olduğunu gözlemlediğinden bahsedince Peygamberimiz a.s.’ın hadisi geldi aklıma;
“İnsana bir vadi dolusu altın verilse iki vadi dolusu altın ister. İki vadi dolusu altın verilse üç vadi dolusu altın ister. Halbuki insana bir avuç toprak yeter.”
Eviniz yanmış, kül olmuş; oluk oluk para akıyor hesabınıza ve siz biriken parayı duyunca “Bu bize yeter!” diyebiliyorsanız saygıdeğersiniz, erdemlisiniz…
Çünkü elinize geçen imkanla yetinmişsiniz…
Çünkü yaşadığınız mağduriyeti fırsatçılığa dönüştürmemişsiniz…
Çünkü daha fazlasını istememişsiniz…
Çünkü zor günler için “biraz daha, biraz daha…” diye mal yığmaya çalışmamışsınız…
Çünkü yardım edenlerin iyi niyetini suiistimal etmemişsiniz…
 …
Yetinmemek bir tür tatminsizlik halidir. Tatminsizlik iflah edilmesi zor bir hastalığa dönüştüğünde insanoğlu hem kendisine hem de çevresine zarar vermeye başlar…
İflah olmaz tatminsizliğimiz, cazibesine kapıldığımız modern yaşam biçiminin de bir sonucudur. Bu yaşam biçimi daha çok tüketmemizi, dolayısıyla daha çok edinmemizi salık veriyor bize. Daha çok tüketmek, daha çok edinmek beraberinde yetinmemeyi zaruri kılıyor…
Modern yaşam biçiminde yetinmek, kanaatkar olmak; cahillikle özdeşleştiriliyor, bir tür saflık olarak değerlendiriliyor, hatta “enayilik” olarak yaftalanıyor…
Eviniz yanmış, oluk oluk hesabınıza para akıyor ve siz “Ev almamız için bu para yeterli!” diyorsanız sizde sorun var demektir! “Akıllı” davranıp fırsatları kullanmadığınız için zekanızdan bile şüphe edilir…
Kanaat etmemek öyle bir hastalıktır ki; bu hastalığa düçar olduğumuzda sadece ev idaresinde değil tüm alanlarda tatminsizlikle yüzleşiriz.
Nitekim 17 aralık’ta gün yüzüne çıkan ve son günlerde ülkemizde ağır bir huzursuzluğa dönüşen sorunsalda da meselenin bir yönü yine yetinmeme, daha fazlasını isteme hastalığı ile ilgilidir…
Her şeyin daha fazlasını ister hale geldik; paranın, evin, derecenin, makamın, kıyafetin, aracın vb. en iyisini/en fazlasını istediğimiz gibi iktidarın da en fazlasını, tümünü ister hale geldik…
Her şeyin bize ait olmasını isterken zımnen tatminsizliğimizi deşifre ediyoruz…
Her şeyin bize ait olmasını isterken aslında Allah’ın taksimine rıza göstermiyoruz…
Her şeyin bize ait olmasını isterken aslında yetersizliğimizi sergiliyoruz…
Haliyle yetinen yaşlı çift gibi olmaya ihtiyacımız var!
Daha fazlası için yırtınmak yerine takdire boyun eğme mecburiyetimiz var!
Hz.Ömer Peygamberimiz’den rivayet ediyor; “Muhakkak ki bir kişilik yemek iki kişiye yeter, iki kişilik yemek de üç ve dört kişiye yeter. Dört kişilik yemek de beş-altı kişiye yeter!”
Evlerimizin, odalarımızın, mobilyalarımızın, hesaplarımızdaki paralarımızın bize yetmediği bir atmosferde;
Kanaatkâr olmaya ne de çok ihtiyacımız var!
 

(Bu yazı 22.01.2014 tarihinde 212haber Gazetesi’nde yayımlanmıştır)

Okumaya devam et
Yazı

Ufka Bak!


Zor zamanlarda iki tür tavır takınırız; ya bilge insanlara başvururuz ya da taraflardan birine yaslanıp olayların akışına bırakırız kendimizi…
Bilge insanlarda enteresan bir derinlik var, eskiler buna feraset derler, “basireti açık olmak” da diyebiliriz. Günübirlik olayları bizler kadar bilemeseler de olup biteni iki cümlede özetleyebilirler…
Bir süredir ülkemizde yaşanan hadiselerle ilgili kafa karışıklığını gidermek için Üstad Sezai Karakoç’a başvurdum. Başvurdum dediysem yüz yüze değil, haftalık konuşmalarından internetteki en son konuşmasını dinledim, can kulağıyla…
En son Suriye ile ilgili Sezai Karakoç ters köşeye yatırmıştı bizi. Hepimizin direnişe, şehadete odaklandığı bir dönemde kardeşlikten bahsetmiş, yaşanabilecek drama işaret etmişti de topa tutmuştuk, hatırlayın. Çünkü bize göre Karakoç, en nihayetinde masa başından ahkam kesiyordu…
Sonuç?
Suriye her gün yanıyor…
Suriye hepimizi yakıyor…
Karakoç, Türkiye’de yaşanan hadiseleri de kardeşlerin anlaşmazlığı bağlamında değerlendiriyor. Bir hadisle başlıyor sözüne ve Müslümanlar birbirlerinin “elinden ve dilinden emin”dirler, birbirlerine zarar vermezler diyor…
Acınası halimize atıfta bulunuyor, insanoğlu “hem kendini hem de başkasını yakabilir” diyor…
Bilge insanların okumaları günübirlik değil, bunun için 100 yıllık geçmişten bugünü yorumluyor Karakoç. Nice tezgah ve kaos ortamlarının söz konusu olduğunu, nice fetret dönemlerinin yaşandığını ama sabredildiğinde hepsinin atlatılıp yeni bir merhaleye geçildiğini/geçileceğini anımsatıyor bize…
Kışkırtıcılara prim verdiğimiz ve olayları sükûnetle karşılamadığımız takdirde herkesin bundan zarar göreceğini söylüyor. En çok da aydınların ve gençlerin sükûnetini arzuluyor…
Adeta ayetteki akılsızlığımıza değiniyor;
“İçimizdeki beyinsizler yüzünden bizi helak eder misin Allah’ım!”
Oysa biz sükûnet deyince, itidal deyince en yakın dostlarımızın nasıl rahatsız olduğunu yaşıyoruz bugünlerde. Her kavgada en şedit taraflarımızla gurur duyuyoruz, vasata çağırana kem gözle bakıyoruz. Kışkırtıcılığın, borazanlığın destek gördüğünü acıyla seyrediyoruz…
Aceleci yaratıldığımızı Rabbimiz söylüyor. En aceleci tarafımızla kesin hükümler vermeye meylediyoruz, zorlanıyoruz. Aksine Karakoç “fitne” vurgusu yapıyor, fitne ateşinin herkesi yakacağını hatırlatıyor. Bir tarafı fitneci olarak damgalamanın kolaycılığına kaçmamayı öneriyor…
Bu gün sıkça kullanılan ifadeyi de kullanıyor Üstad, “dış güçler” diyor. Ama topu dış güçlere atmak yerine “ihtilaflarımızı çözmezsek dış güçler bu ihtilafları arttırmak için çabalar” diyor, kendi muhasebemize çağırıyor…
Karakoç, bu tip ortamların umutsuzluğa sebebiyet vereceğini hatırlatıyor bize. Bu çekişmeleri bırakıp ruhumuzu diri tutmamız gerektiğini söyleyerek tarihi bir okumayla umuda çağırıyor bizi; Moğol istilasıyla, Yunan felsefesiyle, Haçlı istilalarıyla yüzleşmemizin medeniyetimizi yeniden canlandırdığını, son 200 yıllık sıkıntının da yeni dirilişlere vesile olacağını, bunun için fitneye kapılmadan fetret dönemlerini sükûnetle atlatıp uzun vadeli bakmamız gerektiğini ve medeniyete çalışmamız gerektiğini anlatıyor uzun uzun…
En önemlisi kardeşliğe vurgu yapıyor Üstad, “Yakın ya da uzak geleceğimizde yan yana geleceğimiz insanlarla birbirimizin yolunu kesmeyelim, geçici kayıplara üzülmeyelim…” diyerek meselenin özüne temas ediyor…
Velhasıl, iki haftadır yarım yamalak söyleyebildiğim, belki çelişerek söylediğim hususlarda Sezai Karakoç tam anlamıyla duygu ve düşüncelerime tercüman oluyor. Bir kez daha anlıyorum ki “Alimin ölümü” bunun için “alemin ölümü” anlamına geliyor…
Kendi gömüldüğümüz karanlıktan sıyrılıp ufuktaki “parlak İslam güneşi”ni görmemizi istiyor Karakoç ve Fransız filozof Alain’den aktarıyor;
“Melankolik! Ufka Bak!” 
 
 
(Bu yazı 11.01.2014 tarihinde 212haber Gazetesi’nde yayımlanmıştır)
Okumaya devam et
Yazı

Oş’ta Etnik Milliyetçiliğin Yaktıkları

Kırgızistan’da geçen yılın Nisan ayında devrim yaşandıktan kısa bir süre sonra (etnik temelli) iç karışıklıklar çıkmış ve Haziran ayında Oş-Celalabad şehirlerinde kimilerine göre yüzlerle, kimilerine göre binlerle ifade edilen ölümler gerçekleşmişti…

Oş ve Celalabad şehrine birkaç yıl önce ilk gidişimde miniminnacık bir pırpırla ulaşmıştık şehre ve bindiğimiz uçağı “uçan dolmuş” diye adlandırmıştık. Dolmuştan tek farkı seyahat halindeyken yolcu alamamasıydı…

Sınır şehirlerinin farklı karakterleri vardır ve her sınır şehrinin yaklaşık olarak yaşadığı kaderi Oş ve Celalabad şehirleri de yaşamaktaydı; ticari, kültürel, siyasi geçişkenlikler…

Ve yine hemen her sınır şehrinin yaşadığı önemli bir durum da, özellikle ulusçuluk sonrası daha da belirginleşen etnik karmaşıklık ve karışıklıktı…

Etnik yapıları doğal olmayan biçimde bölen “dayatılmış/çizilmiş” sınırlar, toplumların üzerinde fırsatçı imkanlar oluşturmakta ve yeri-zamanı geldiğinde acımasızca kullanılmaktadır…

Putin’in fikir babalarından ve Avrasyacı ekolün teorisyenlerinden olan Alexander Dugin; Özbekistan ile Kazakistan arasında Çimkent’i, Kırgızistan ve Özbekistan arasında Oş ve Celalabad’ı, Özbekistan ile Tacikistan arasında Hojand’i ve Tursunzade’yi, hatta Buhara ve Semerkand’ı böyle kritik sınır şehirlerinden sayar ve Orta Asya’ya dönük Rus jeopolitiğini de büyük ölçüde buna göre temellendirir. Dugin’e göre bu ülkeleri kontrol etmek için, bahsi geçen sınır şehirlerinde etnik karmaşıklıktan istifade etmek ve ihtiyaç halinde sınır şehirlerinin hangi etnik kimliğe ait olduğu tartışmalarını alevlendirmek gerekecektir…



Amerika üslerinin de bahane edildiği Kırgızistan’daki Nisan devrimini Rusya mı yoksa ABD mi yaptırdı tartışmasından (ki hala ABD savaş uçakları Bişkek havaalanında karşılar sizi, Afganistan’ı bombalamış olmanın gururuyla) öte, fillerin savaşında en büyük acıyı sınır şehirleri yaşamaktadır…

Bişkek’te elden ele dolaşan Oş-Celalabad katliamlarının görüntülerini izlemeye yürek dayanmaz. Bu şehirlerdeki çatışmalar Özbek-Kırgız etnik çatışmasına dönüştü, pastayı ise filler yedi ve yemeye devam ediyor…



Yıllarca aynı şehri, aynı mahalleyi kurmuş ve yaşamış iki millet, bir anda aklını yitirmiş saldırganlara dönüşebildi…

Yıllarca komşuluk yapmış, acıyı ve sevinci paylaşmış insanlardan oluşan bir mahallenin bütünüyle yakılmasını anlatmak zordur!

Aynı pazarda, aynı tarladan gelen ürünleri her gün beraberce satıp eve ekmek götüren insanlardan oluşan bir pazarın kara dumanlarla boyanmasını anlatmak çok zordur!



Doğumunda ve ölümünde beraber törenler düzenlenen çocukların ve yaşlıların hunharca katledilmesini anlayabilmek çok ama çok zordur!

Acının ve yangının izini hala bütün çıplaklığıyla görürsünüz Oş’ta, Celalabad’da…

(Bu yazı 29.05.2011 tarihinde Timetürk’te yayımlanmıştır)

Okumaya devam et
Yazı

Duşanbe’de Sütçü Kadının Âhını Almak


Gezdiğimiz coğrafyaların ruhunu en iyi kadınlarda görürüz. Kadınlar tüm esrarengiz teşebbüslerine rağmen daha doğaldırlar…


Erkek savaşır, erkek hızlı koşar ölüme, erkek unutmaya zorlar kendini ama acıyı en uzun, kadınlar yaşar…


Kadın toplumun mutlulukta ve hüzünde aynasıdır. Kadın, kadınlığını yitirmemişse en iyi emekçidir…

Başörtüsü imtihanının Türkiye arenasında da, savaşmış veya gurbete gitmiş çocuklarının yükünü taşırken Orta Asya’da da kadın, daha çok insandır…



Yaşlıca bir Tacik kadın düşünün; erkeklerinin bir kısmı iç savaşta ölmüş, bir kısmı iç savaş sonrası çoğunlukla alkolik olmuş, çocukları ise Rusya’nın çirkef gurbet ortamında perperişan…

Torunları için “yabancı”lardan kullanılmış elbise istemek zorunda kalan, her sabah yaşlı haline rağmen onlarca litre sütü omuzlayıp kapı kapı dolaşan bir emekçi düşünün; evinin yükünü, adeta Duşanbe’nin yükünü omuzlamış gibi hissedersiniz…



Doğal sütün tadını Duşanbe’de aldık. “Süte su katanlar” elbette her toplumda vardır. Duşanbe’de süte su katmayanı bulmak büyük bir nimetti…

Bir gün yaşlıca Tacik kadın kapımızı çaldı. Tacik komşumuz bahsetmiş süt ihtiyacımız olduğundan. Çok sevindik ve her hafta almak üzere sözleştik…

Birkaç hafta düzenli süt getirdi Sütçü Kadın. En son geldiğinde eşimden, çocukların kullanılmış giyeceklerinden istedi utanarak…
Seve seve giysiler ayırdık, Tacik kadın yok!

Doğal köy sütü bekledik, Tacik kadın yok!

“Bu da istikrarsız çıktı!” dedik, “Bu da kelek yaptı!” dedik, “Gelse de artık, ayırdığımız giysileri başkasına vereceğiz!” dedik. Dedik de dedik…

Tacik komşumuza ulaştık; “ulaşamıyoruz Sütçü Kadın’a” dedik, yine de haber yok…



Biz “su-i zann”larımızla gönlümüz rahat gün geçirirken bir akşam telefon geldi komşumuzdan; “sütçü kadın ölmüş!”…

“Hüsn-i zann”ın ne kadar güzel bir ahlaki davranış olduğunu iliklerimize kadar hissettik. Sütçü Kadın’ın âhını almıştık. Sütçü Kadın’ın hakkına girmiştik…

Birkaç litre süt uğruna, birkaç kullanılmış kıyafet adına bir halkı genelleyerek suçlamıştık, İstisna olabileceğini unutmuştuk, Peygamberin ahlakını es geçmiştik…



Sabah erkenden kapı zili çaldı; karşımızda Sütçü Kadın değil, Sütçü Kız vardı artık…

Bir çocuk bu kadar mı olgun olur!

Bir çocuk bu kadar mı olgunlukla hüznü tek bakışta toplar!

İkinci kez kahrolduk; gelen Sütçü Kız, vefat eden Sütçü Kadın’ın torunuymuş. Ninesinin bütün yükünü Sütçü Kız omuzlamış; ekmek peşinde, onur peşinde sabahın erken saatinde “yabancı”nın kapısını çalıyor…

Ve sütçü kız başörtülü, ve sütçü kız onurlu; “süt alır mısınız?” diyor, yalvarmıyor…

Bir kez daha süt istedik, vicdanımızı rahatlatmak için yeni kullanılmış giysiler de vereceğiz Sütçü Kız’a…

Ama artık ulaşamayacağımız Sütçü Kadın’ın âhı bizi yakalar mı bilinmez, Sütçü Kadın bizi affeder mi hiç bilinmez…



Duşanbe’de su-i zann’ın acı tecrübesini yaşarken Türkiye’deki Müslümanların yaşam biçimiyle kıyas dahi edemiyorum. Varlık ve yokluk arasında, saflık ve kirlenmişlik arasında, sindirilmişlik ve azmışlık arasında iki ayrı dünya…

Karın tokluğuna çalışan dindar Tacik kızla, çocuğuna günlük 100TL harçlık vermeyi marifet sayan İslamcı Kadın…



Evet, toplumların ruhunu en çok kadınlar yansıtır…

Arap devrimlerinin derinlemesine analizlerini yaparken; Sütçü Kadın’ın âhı tokat gibi çarpar yüzümüze…

Bizler, Sütçü Kız’ın başına örttüğünü Türkiye’de es geçip seçim kulisleri ve entrikalarıyla (diğer adı “su-i zann”ile ) kocaman stratejistler olurken; bir çocuğun, bir kadının, bir insanın, bir Taciğin, bir Kırgız’ın ve hatta bir hayvanın hakkına geçmek elbette çok da önemli olmaz…

Çünkü biz bu kadar küçük şeyler düşünemeyecek büyük stratejistleriz!

(Bu yazı 15.05.2011 tarihinde Timetürk’te yayımlanmıştır)

Okumaya devam et
Yazı

Minsk’in Dinginliği

Tren yolculuğu keyiftir!
Zamanı yönetemezsiniz kompartımanda, tabisinizdir ona…
Sizi öyle çeker ki içine, her anınızda dinginliği yaşarsınız…
Teknolojinin tuşuna dokunduğunuzda bile, dokunduğunuz tarihtir…



Ah Mehmet,
Yine tutamadın kendini!
Bir Belaruslu’ya neden umut verdin ki!
Her insan kıymetlidir, doğru. Ama umudu olan çok daha kıymetlidir…
Dünyayı yıkarmış kırılan her bir umut…
Daha kötüsü ise;
Bir tren yolculuğu kadar umutlanmaktır…



Her insan bir dünyadır Mehmet!
Ha Çankırı’dan ha Trabzon’dan gelmiş olsun, ha Minsk’te ha Brest’te yaşıyor olsun…
Bir karşı cinsin dinginliğinde şefkat umudundasın. Kazanamadığın olgunluğu, bir direksiyon başında, zarif bir ele teslim ettin…
Gücün imanda, zarafetin ruhta olduğunu unutma dostum!



Düşmanlığa kaptırma kendini Mehmedim!
Kindarlığa prim verme!
Ve sonuna kadar inan halkların kardeşliğine…
Ermeni de olsa gir mekânına, helalince tadına bak her şeyiyle senden ve ondan anonimleşmiş lezzetlerin…
Sadece Ermeni’yle değil Mehmet, Kürt ve Zaza’yla da köprü kur!
Bölücü diyecekler sana biliyorum. Ama sen yüreğinle eğil ve Kürdün, ve Zazanın alnından da öp, yüreğinden de, aşağılanmaya inat…



Ah Mehmet kardeş ah!
Çok şey yaşadın sen, yaşın aldı gitti başını. Ama gördüm ki pür insansın sen!
Kaç insan, referansın üç silsile sonrasına güvenerek yardıma koşar!
El-hak doğru dedin Mehmet;
En büyük sermayemiz ilişkimizdir!
Birden Mustafa Şen’i hatırladım, kompartımanda. Meteliğe kurşun sıktığımız dönemde “sermayemiz yok demeyin, en büyük sermayeniz ilişkinizdir” demişti…
Ah Mustafa Abi, 
O ufkunla nerelere attın bizi, bir bilsen;
Dünya şehirlerinde dolaşıyoruz…
Şimdi de küçücük, tenha mekânlarıyla dolu Minsk’te, Brest’te kazandığımız dostluklara uzanıyoruz, sermayeyi finanstan arındırarak…



Rus erkeğinin de güldüğünü Brest’te gördüm!
İstasyona dönüşmüş müzenin, gri ama bir o kadar şık sütunlarında beklerken treni, en sempatik Rus genciyle tanıştırıldım, Medvedev…
“Ayı gibi” değil, insan gibiydi…
Taş gibi değil, toprak gibiydi…
O güzel insan havaalanına taşırken beni, anladım ki ruhlar her coğrafyaya uğrarmış…
Karanlık havaalanında yalnız başına zırhını kuşanmışken, bir el yapımı kız ve bir de çan satın aldım; biri Minsk, diğeri Belarus anısına. Üç erkek evladın yanına kukla bir kızı koyamayacağımı bile bile…
Minsk ve Brest’i geride bırakırken Kuzey Afrika rüzgarının Belarus sokaklarında estiğini duydum, sevindim.
Keşke her şehir ruhuna kavuşsa!

(Bu yazı 09.04.2011 tarihinde Timetürk’te yayımlanmıştır)

Okumaya devam et
Yazı

Ruhuna Dön Moskova!

İlk gelişimde aldandım, sonrakinde çarpıldım!

Bir şehir bu kadar mı ruhsuz olurmuş, şoktayım!

Bu satırları yazdığım uçak Duşanbe’ye yol alırken, geçirdiğim sancılı birkaç saate ve kaybettiğim parama yanıyorum…

“Anamdan emdiğim süt burnumdan geldi” tabirini en iyi Moskova’da anladım…



Ey ruhunu yitirmiş şehir!

Vermek zorunda kaldığım üçyüzdolara değil, güzelliğinle çelişen ruhuna yanıyorum…

Yine de haksızlık etmeyeyim diye ilk gelişimi yâdettim, toparlandım. 

Misk-Safanova arası tren nostaljini hatırladım. 

Bir kasaba otelinde, rublem yok diye geri götürülen çay için verdiğim mücadeleyi…



Az biraz ruh katabilsen kendine ey şehir; sen gördüğüm en düzenli şehirlerdensin!

İsmailova caddesinde, Beta’nın penceresinden sabaha uyanışını gördüm. Gece yarısında, soğuk bir akşamda, kapanmaya ramak kala helal yiyecek kaygısıyla kendimizi attığımız Azeri lokantasını…

Sanki yedi tepeye nisbet, altı sarayınla meydan okuyuşunu…



Metronu çok sevdim Moskova!

Her bir durakta ayrı bir sanat eseri, her bir aktarmada apayrı dekorasyon…

Yerin altında dairevi turlarla tüm şehri gez gezebildiğin kadar!

Bak düzeltiyorum;

Ruhsuz dedim ama ruhun yerin altında dolaşıyor Moskova!

Ve en ruhlu insanlarını yeraltında tanıdım. Elindeki kabzayı tutup da çektiğim fotoğraf, gülücüklerimi dondurdu…



Yolların keşmekeşe, metron tar ihe açılıyor Moskova! 

Park Pabeda, Vdnh ve elbette Krasni Ploshad, Kızıl Meydan yani…

Bir tarih gizli sende, fark ettim…

Ben nasıl Cumhuriyetle kopukluk yaşadıysam, sen de Bolşevik ihtilaliyle yaşadın kopukluğunu…

Oysa gezen bilir ki; senin köklerinde medeniyetten izler var!

Zannedilir ki en güzel yapıları son devrin/devrimin insanları yapmıştır.

Hayır Moskova!

İkinci Dünya Savaşı’nın harabe kıldıkları, yüzeye ilişkindir. İşte bunun içindir ki yerin altına indikçe insanlar fark edecek medeniyetini ve ruhunu…



Griye bürünmüş tonun matruşkalarla renklenmiş şimdilerde…

Renklerinden korkma Moskova!

“Ayı kadar güçlü” erkeğinle, “melek kadar güzel” kızlarınla övüneceğine, ruhunu dirilt yeniden!

En sıcak tebessümüyle bir bayan polisin kadar şefkatli ve devrimci olabil ki sorunlarını çözebilesin…

Ki elbette o zaman, Domodedova Havaalanı’nda benden çaldığın üçyüzdoları tereddütsüz affederim. Çeçenler, Kafkas halkları seni affeder mi bilmem…

Ve elbette o zaman, Havaalanı’ndan bir daha geçerken, onlarca kişinin öldürülmesine değil, ruhuna bakarım…



Dön ruhuna ey Moskova!

Güzelliğin aşkına…

Yerin altındaki ruhun aşkına…

(Bu yazı 24.03.2011 tarihinde Timetürk sitesinde yayımlanmıştır)

Okumaya devam et
Yazı

Üç Şey!

Eskiler insanoğlunun kırkında olgunlaştığını söyleseler de hayatımızın her evresi yaşanmış farklı tecrübelerle doludur ve muhtemelen olgunlaşma peyderpey tecelli edecek…

Özbekistan-Tacikistan sınırındaki “Karatog” dağlarının buz gibi göletleri etrafında arkadaşlarla sohbet ederken, onları hayata ve işe motive etme kaygısıyla o an zihnimde gelişen denklem bir süre sonra üzerinde daha çok düşündüğüm, somutlaştırdığım bakışaçısına ve muhtemeldir ki yaşam biçimine dönüştü…



Konuşarak, halleşerek öğreniriz birçok şeyi. Konuştuklarımız ise farkında olsak da olmasak da hayatın özünden toparladıklarımızdır…

“Üç şey verildi bize dostlar; Zihin, beden ve ruh! Her üçü de sürekli değişimi barındırır içinde. Bu üç şeyi geliştiremeyenler körelir, geliştirenler ise bu üç şeydeki atıl bırakılmış potansiyeli idrak edip de şaşırır…”

Bu üç şeyden ne de az istifade ediyoruz!
Bu üç şeyi ne de çok ihmal ediyoruz!


Zihin, beden ve ruh!
Her biri kendi içinde müthiş bir potansiyel barındırmakta…
Daha önemlisi her birini olabildiğince geliştirmek mümkün…
Bu üç şeyi beraber ele almalı, beraber harekete geçirmeli…
Bu üç şeyi beraber beslemeli, beraber geliştirmeli…
“Uzman körlüğü”nü bu üç şeyde de yaşıyoruz!
Kimi sadece bedenine odaklanmış, fikirsiz ve ruhsuz…
Kimi sadece zihnine odaklanmış, fiziksiz ve ruhsuz…
Kimi sadece ruhuna odaklanmış, fikirsiz ve çürümüş…


Zihin, beden ve ruh!
Bu üç şeyi beraber işlemeli, İslam’ın hayata bütüncül bakışı da bunu gerektirir…
Bunun içindir ki fizik ve metafiziğin eşgüdümünden bahsedilir…
Ve bunun içindir ki bilgi ve eylemin ayrılmazlığından bahsedilir…
Tam da bu bağlamda ruhunu ihmal etmiş rasyonalist bir Müslüman düşünemiyorum…
Yine bu bağlamda ruha dalmış ama aklı işlemeyen bir Müslüman düşünemiyorum…
Ve yine bu bağlamda hantal/hareketsiz/göbekli bir Müslüman düşünemiyorum…


Zihin, beden ve ruh!
Zihnin ilacı düşünce, bedenin ilacı hareket, ruhun ilacı ise manadır…
Her seherde uyanıp ruhumuzu açalım; namazla, zikirle dolduralım…
Her seherde uyanıp zihnimizi açalım; tefekkürle, okumayla canlandıralım…
Her seherde uyanıp yola koyulalım; yürüyerek, koşarak bedenimize can katalım…
Bu üç şeyin kadrini bilelim dostlar!
Bu üç şeyi paralel yürütelim dostlar!
Ve bu üç şeyi her gün her an işletelim dostlar!

Unutmayalım ki;
“İki günü eşit olan ziyandadır!”

(Bu yazı 16.03.2011 tarihinde Timetürk sitesinde yayımlanmıştır)

Okumaya devam et
Yazı

Orta Asya’ya Nasıl Bakmalı? (3)

Önceki yazılarda bu coğrafyaya olan bakışı ele alırken bu yazımızda, bundan sonra bu bölgeye nasıl bakılması gerektiği üzerinde durmaya çalışacağız…

Öncelikle şu tespiti yapmamız gerekir ki soğuk savaş sonrasında Müslümanların, en büyük potansiyel tehlike olarak gündeme alınması Orta Asya coğrafyasına da farklı şekillerde yansımıştır. 

Bu coğrafyanın bu bağlamda büyük talihsizliklerinden biri de Sovyet döneminin İslam’ı hesaba katmayan politikalarının yine büyük ölçüde KGB’den yetişme yöneticiler tarafından daha kaba bir şekilde devam ettirilmesi olmuştur…

Amerika’nın gayrı meşru Afganistan işgaline Rusya’nın, geçmiş acısı ve konjonktürel “küresel İslami terör” rüzgârının da işine gelmesiyle sessiz kalması Özbekistan, Tacikistan ve Kırgızistan gibi ülkelerin de bu işgale çanak tutmalarını doğurmuştur. 

Aslında Rusya’nın görece nötr kalması yanında bahsi geçen ülkeler daha aktif rol üstlenmişler ve bu rollerini de en başta “küresel İslami terör” söyleminin arkasına sığınarak ifa etmişler ve bu söylemin arkasına sığınmak suretiyle kendi bölgelerinde iktidarlarının alternatifi olan İslamcılık potansiyelini daha tam doğmadan boğmaya çalışmışlardır…

Küresel ölçekte İslam’ı etkisizleştirme gayreti üzerinde durduğumuzda aslında bölgeye nasıl bakmamız gerektiğini öngörmüş oluyoruz.

Gözlemlerimiz ve araştırmalarımız neticesinde görebildiğimiz kadarıyla bu coğrafyanın ıslahı ve gelişiminin çözümü, İslam’ın yaklaşım biçiminin daha derli toplu ve kuşatıcı bir şekilde sunumundadır.

Elbette bu ifadenin yalnız başına çok şey ifade etmediğinin hatta teorik kaldığının da farkındayım ama teorik olarak özellikle son dönemlerde çokça tartışılmamış bir coğrafya için teorik tartışmalarımızın öncelikli olduğu kanaatindeyim.

Çözümü İslam’la ilişkilendiriyorsak öncelikle İslamcıların (teorik de olsa) Orta Asya’yı ciddi olarak gündemlerine almaları gerekmektedir.

Acıdır ki, Osmanlı’nın çöküşü döneminde tartışılan “üç tarz-ı siyaset” kapsamında bir tartışmayı dahi henüz bu coğrafya için yapabilmiş ve aşabilmiş değiliz. 

Dolayısıyla teorik çalışmaların ve tartışmaların acilen bu coğrafyayla ilgili tekrar gündeme alınması gerekmektedir.

Bunun için, bu coğrafyayı hiç görmemiş ama İslamcılık iddiasında olanların acilen bu coğrafyayı gezip görmeleri gerekir.

Gezmelerimizin görmelerimizin bir ana şehir ve kulvardan ibaret olmaya başladığı yani turistik ve fantastik olmaya başladığı son dönemlerimizde, daha derinlemesine bu coğrafyanın anlaşılabilmesi için köylerine, varoşlarına ve başkent dışındaki diğer şehirlerine bakmak gerekmektedir.

Türkiye’de 28 Şubat öncesinde başlayan ve 28 Şubatla beraber hazmedilen yeni yaşam biçimiyle dindarlar zenginleşip muhafazakârlaşırken Orta Asya’da neler olup bittiğini biraz zorluğa katlanarak gelip görmeliler.

Kardeşliğin masa başında ve lüks mekânlarda ahkam kesmekle olamayacağını ancak “öteki” Müslüman kardeşlerimizi fark ederek, görerek ve onları yaşayarak öğrenebiliriz…

Ümmet düşüncesinin kapsamının sadece yanı başımızdaki Orta Doğu olamayacağını, Orta Asya diye adlandırılan ve en önemli ortak paydaları dinleri olan bu coğrafyayı görerek ümmetçiliğimizin eksik yanlarını öğrenebiliriz…

Özetle; aşılmadığını düşündüğümüz “üç tarz-ı siyaset” teorisiyle gidecek olursak; bu coğrafyada batıcılığın soğuk yüzü tutmayacak, Türkçülük mikro milliyetçiliği körükleyecek ama İslamcılık bu coğrafyanın potansiyeli olmaya devam edecektir…

Burada en önemli nokta; İslamcıların bunu fark etmeleri, Orta Asya’yı gündemlerine almaları, bilgilerini güncellemeleri, coğrafyayı yaşamalarıdır…

(Bu yazı 10.03.2011 tarihinde Timetürk’te yayımlanmıştır)

Okumaya devam et
Yazı

Orta Asya’ya Nasıl Bakmalı? (2)

Unutturulan bu coğrafya ile 91’de yeniden tanıştığımızda Türkiye’den bakanlar için Alev Alatlı’nın da romanlaştırdığı gibi birkaç bakış açısı vardı; milliyetçilik, para, kadın ve biraz da gönüllülük…

Milliyetçi ilk refleks daha Orta Asya’nın ortalarına varmadan Bakü’de toslayınca anlaşıldı ki Kırgız, Özbek ya da Türkmen zaten kendini Türk hissetmiyormuş ki! Ve her milliyetçi yaklaşım, mikro milliyetçiliği perçinledi ve anlaşıldı ki bu coğrafyanın ruhu ırkçılıkla canlanmaz…

Yine aynı dönemlerde bu coğrafyada açılımın bir tetikleyicisi de Özal oldu. Özal’ın açılımında iki unsur vardı; birincisi Türkiye’nin ihracatını arttırmak, ikincisi ise kültürel anlamda iletişimi yeniden sağlamak için “hizmet” yollarıyla kültürel işbirliği temin etmek…

Dönem dönem insani yaklaşımlar olsa da her halükarda bu coğrafyaya öncelikle çantada keklik ırkdaşlar ve ekonomik açılımın potansiyel müşterileri olarak bakıldı daha çok…

Bu insanların Müslümanlığı, hatta mezhepleri, tarikatları, yaşam biçimleri, İslam Dünyasındaki yerleri ve konumları, yeni dünyadaki muhtemel konumları vb. hususlar büyük ölçüde teğet geçildi…

“Hizmet” adı altında Özal döneminin de motivasyonuyla başlayan çalışmalar bir süre sonra “belirleyici olmaktan çok, mevcudu bir nebze daha ıslah çabası”na dönüştü…

Orta Asya’ya açılımların pragmatik ve lokal kalması beraberinde selefi gurupların da bölgeye açılımını getirdi. Ama selefi guruplar da yapıları gereği marjinal kalmak ve yönetici kitlenin eline malzeme vermek dışında çok da ileri gidemediler…

Ve bugüne gelirken Orta Asya’nın, dünya gündemindeki payı “enerji gündemi” kadar olabildi ancak…

Ve “yeryüzünün herhangi bir yerinde ayağına diken batan kardeşinin acısını hisseden” Müslümanlar ise bu coğrafyada yaşanan acımasız haksızlıklara dahi kapalı oldular…

Filistin’de bir insanın ölümü, Andican’da binlerce insanın bir anda katledilmesinin unutturdu… 

Arabistan’da bir kişinin idamdan kurtarılması, Zeynuddin’in Özbekistan’a teslim edilmesi ve işkenceyle öldürülmesini gizledi…

Oysa temeli “adalet” olan bir inancın mensuplarıysak en yakınımızdakine de en uzaktakine de kapalı olamayız!

Bir dönem Türkiye’nin doğu ve güneydoğu coğrafyasına kapalı oluşunun bedelini nasıl ağır ödediysek ve hala ödemeye devam ediyorsak bir süre sonra da Orta Asya’ya kapalı olmanın bedelini ödeyeceğiz!

Bu coğrafyaya makul ama aktif bir kitlenin kucak açması gerekmektedir.

Türkiye’deki Milli Görüş bu iş için en ideal organizasyondu. 

Ama maalesef doksanlı yıllardan itibaren siyasete fazlasıyla angaje olma ve 28 şubatla beraber bir kısmı içe kapanıp marjinalleşme ve bir kısmı da daha güçlü bir iktidarın cazibesine kapılma derdi, bu kitlenin Orta Asya’ya açılımının önünde en büyük engel olmuştur…

Türkiye’deki diğer İslamcı akımlar ise zaten hiçbir zaman kayda değer bir şekilde Orta Asya’yı gündemlerine alamamışlardır…

(Bu yazı 03.03.2011 tarihinde Timetürk’te yayımlanmıştır)

Okumaya devam et
Yazı

Ortaasya’ya nasıl bakmalı? (1)

Önceki yazılarımızdan da hareketle Orta Asya’yı bir parça bildiğimizi ve anlama gayreti içerisinde olduğumuzu varsayarak, “Orta Asya’ya nasıl bakmalı?” sorusuna cevap aramaya çalışacağız.

Bazı okuyucularımızın tartışmaya açtığı kavramsallaştırma sorununu şimdilik bir tarafa bırakarak Orta Asya diye ifade etmiş olduğum bölgeyi doğuda Çin’le, kuzeyde Rusya’yla, güneyde Afganistan’la ve batıda Ukrayna’dan Türkiye’ye uzanan hatla sınırlandırmış olalım.

Dolayısıyla büyük ölçüde etnik olarak Türk olan ama mikro milliyetçiliğin de yayılmasıyla daha farklı kimlik tanımlamaların söz konusu olduğu, ama aslında en büyük ortak paydası Müslümanlık olan bir coğrafyadan ve halklardan bahsediyoruz.

Müslümanlık ortak paydasına rağmen bu coğrafya İslam Dünyası diye adlandırdığımız ana kütleye bir hayli uzak kalmıştır. Bu uzaklık, coğrafi uzaklıktan çok iletişim kopukluğuyla ilgilidir. 

Uzaklığın sebepleri üzerinde uzun uzun mütalaa yapılabilir ama görebildiğimiz kadarıyla iletişim kopukluğundaki en temel sebeplerden biri, Doğu yerine Batı’nın birçok açıdan cazibeli oluşudur. 

Hatta Rusya gibi, Müslümanlarla ilişkisi geçmişte sorunlu bir ülke bile paradoksal biçimde, İKÖ’yle ilişkiler konusunda Orta Asya devletlerine göre daha aktif olabilmektedir. Tam da bu noktada Üstad Karakoç’u bir kez daha anıp, “altı kardeşi Batı tarafından yutulmuş yedinci ve doğuya yönelmiş çocuğun masalı”na kulak vermeliyiz…

Örneğin, Basmacılar hareketini kaçımız duymuştur?

Basmacılar, 20.yy’ın başlarında gerçek bir direniş örneği sergilemişlerdir bu coğrafyalarda! 

Enver Paşa’yı oralara taşıyan işte bu potansiyeldir! 

Orta Asya coğrafyası kendi içinde ilmi, irfanı ve direnişi yaşatmıştır ama bizler Mısır’da on kişiden oluşan bir cemaat yapılanmasından bile pürdikkat haberdarken bu coğrafyanın tarihine dair ne de az şey bilmişiz!

Orta Asya’da son birkaç yüzyıl içe kapanmakla geçmişse, son yüzyıl da baskıyla örtülmeye çalışılmıştır. 

Semerkand’da Buhara’da hatta Tursunzade köylerinde dolaştığınızda dilden dile dolaşan Basmacıların direnişiyle insanların büyüdüğünü ve inançlarını koruduklarını görürsünüz. 

Bunun içindir ki Enver Paşa, bu coğrafya için anlamlıdır. Çünkü O, Türk ya da Turancı olmaktan daha çok Basmacıdır bu coğrafyalarda. 

Ve son tahlilde, bu direnişçilerle beraber Pamir eteklerinde canını vermiştir…

(devam edecek…)

(Bu yazı 23.02.2011 tarihinde Timetürk’te yayımlanmıştır)

Okumaya devam et