Category

Yazı

Yazı

Mütevazi Caminin Coşkulu İnsanları


Önceki yazımızda Vadi’de yürüyüşün anlamı üzerinde durmuş ve mümkünse bu yürüyüşlerin seher vaktinde camilerden başlamasına değinmiştik…

Bahsettiğimiz camilerden biri de Ömer Nasuhi Bilmen isimli şirin mi şirin Cami. Binaların tekebbürüne rağmen tutunduğu tepecikte mütevaziliği ile varlığını gösteren ve bence bir çok şeye meydan okuyan Cami…
Camiler Allah’ın evi olmaları hasebiyle elbette güzeldir ama kıymetli insanlar ve kıymetli kişiler de camilere bir o kadar güzellik katarlar. Camilerde güzel faaliyetler icra ediliyorsa o mekanlar daha da şenlenir, hele bir de faaliyetlerin içinde çocuklar ve gençler varsa…
Bu caminin kıymetli hocalarından Ahmet Tan Hoca’dan bahsedeceğim. Bir süredir müezzinlik yapıyor. Güzel kıraatiyle farklı makamlarda okuduğu ezanlarla bizi camiye ve namaza çekiyor…
Hoca dediysek öyle kırklı ellili yaşlardan değil otuzun altındaki yaşlardan bahsediyoruz. Yaşın da etkisiyle olacak ki gençler Ahmet Hoca’nın etrafında dönüyor. Gençlerle iletişim kurabilmek, onlara dokunabilmek hele hele bu zamanda kolay iş olmasa gerek. Elbette yaş faktörü yanında bu işe gönül koymak da var. Seve seve işini yapmak var. İşini hizmet aşkıyla yapmanın getirdiği farklılık var…
Ahmet Hoca’yı  “Sosyal Gençlik” faaliyetlerinden tanıdım. Birkaç yıl önce yurtdışından Türkiye’ye dönünce çocuklarımın manevi gelişimi için araştırma yaptığımda dostlar, Başakşehir şartlarında bu çalışmayı önerdiler. İki yıl çok bereketli geçti, çocuklarımız severek, isteyerek çalışmalara katıldılar…
Bu zamanda çocukları tabletsiz, akıllı telefonsuz yani alet-edevatsız çalışmalara ikna etmek kolay mı? Sürdürülebilir faaliyetlerle irtibatlandırmak ne kadar mümkün? Hem sonra bu işleri sadece Allah rızası için ve sabırla yürüten kaç abi kaldı ki?
Daha önemlisi gurupçuluk psikolojisi ile değil, tarafgirlik oluşturmak için değil, onun-bunun adamı olmak için değil, yalnızca yüklendiği emanetin kaygısı ile gençlerin elinden tutmak, onların üstüne titremek bugünlerde çok daha zor…
Sosyal Gençlik çalışması sonrasında Ahmet Hoca ile yollarımız evimize yakın Cami’de kesişti. Tunahan Camisi daha büyük ve daha meşhur olmasına rağmen Ömer Nasuhi Bilmen Camisi bizi çekti kendine. Belki de büyük olana mesafeli oluşumuzdandı. Yürüyüşlerimizin bazen başlangıç noktası, bazen de bitiş noktası bu cami oldu. Nefsimizi yenebildiğimiz vakitlerde camide huzur bulmaya çalıştık…
Özellikle geçen Ramazan ayında mümkün olduğunca teravih namazlarını bu camide kılmaya çalıştık. Çünkü cami sadece küçücük iç mekanıyla değil, avlusu sayılabilecek dış mekanıyla da bütün olarak gelenleri kuşatıyor. Sıcağın bunaltıcılığında hem içimize hem dışımıza serinlik katıyor…
Bir ara sabah namazında dostlarla buluşup Riyazu’s-Salihin’den Hadis dersi yapmak için Ömer Nasuhi Bilmen Cami’sini seçmiştik. Bu derdimizi anlattığımızda sağ olsunlar hocalarımız kucak açmışlardı ama maalesef biz, zaaflarımızdan dolayı ancak birkaç ders devam ettirebilmiştik…
Geçen yıl Cami’nin Vadi’ye bakan bahçe köşesine küçük bir yapı inşa edildi. Bir tür sohbet mekanı. Kitaphane de diyebiliriz. Sıcak mı sıcak bir ortam. Çaylar çok ucuz çünkü kâr amacı güden bir yer değil. İşletmesini muhtelif üniversitelerde okuyan birkaç genç üstlenmiş, iyi çoğu iyi üniversitelerde okuyan pırıl pırıl gençler. Gözlerinde umut ışığı olan, derdi olan, bugüne ve geleceğe dair bir şeyler yapmaya çalışan harika gençler…
Gençlerle aynı dili konuşabilen hocalara ne de çok ihtiyacımız var!
Yapıp ettiklerini sadece meslek gibi görmeyip, hem mesleğinin hakkını veren hem de işine aşk katan hocalara ne de çok ihtiyacımız var!
Çocuklarımızı yüreğinden yakalayan, onları bütün doğallıklarıyla kabul eden, yeri geldiğinde camide haylazlıklarını tolere edebilen birikimli ve bir o kadar aşk sahibi hocalar geleceğimizi kuracak…
Geçenlerde çocuklarla yatsı namazına gittiğimizde Ahmet Hoca elimize birer form tutuşturdu ve haftanın üç akşamı kıraat ve talim dersleri başlattığını söyleyerek bizleri de davet etti. Ara tatile kadar birkaç ders yaptık. Yaş ayrımı olmadan herkesin diz çöküp yarım sayfa okuduğu harika bir ortam; yaşlı amca da var, orta yaş da, ortaokul öğrencisi de var…
Cami’nin imkanları ne kadarını kaldırır bilmem ama müsait olan tüm dostlara yürekten tavsiye ederim. Hafta boyu paslanan kalbimizi bir nebze arındırabiliriz. Hiçbir yaş farkı olmaksızın diz çöküp Kur’an meclisinde kendimize gelebiliriz. Dünyanın hengamesini bu mütevazi caminin dışında bırakıp çocuklarımızla aynı halkaya oturabiliriz…
Ahmet Hoca ne der bilmem ama tatil sonrasında altı yaşına girecek olan oğlumu da bu Kur’an meclisine götürmeyi düşünüyorum. Gerisini hocalarımız düşünsün. Hem zaten Ahmet Hoca olmaz derse yeni başlayan kıymetli imamız Abdurrahman Hoca’ya başvururum!!!
İlgilenen Başakşehirli dostlar için Ömer Nasuhi Bilmen Camisi’ndeki programların detayı:
Salı, Çarşamba ve Cuma günleri Yatsı Namazı sonrası; Kur’an-ı Kerim, talim, itikad, ilmihal, ibadet dersleri belli bir müfredata uygun şekilde icra ediliyor…
Pazar günleri Öğle Namazı sonrası 1 ayetin tefsiri yapılıyor…

Her Sabah Namazı sonrası Riyazü’s-Salihin’den 1 hadis okunup açıklanıyor…
Her Yatsı Namazı sonrası 1 ayet ve meali, 1 hadis ve 1 ilmihal bilgisi işleniyor…


(Bu yazı 15.02.2015 tarihinde 212haber gazetesinde yayımlanmıştır)

Okumaya devam et
Yazı

İçe Ahlak, Dışa Adalet

Dostlarla hasbihal gönlümüzü açmakla kalmıyor zihnimizi de zorluyor. Geçenlerde dostlarla hasbihal ederken kıymetli bir ağabeyimiz sivil toplum ve siyaset üzerine konu derinleşince şöyle bir değerlendirme yaptı;
“Ahlak içe dönüktür, çoğunlukla ötekini alakadar etmez. Adalet ise dışa dönüktür, öteki ile ilgilidir…”
Ahlakın terminolojik detayına bakılırsa en basitinden yaradılışla, karakterle ilgili kelimeler çıkar karşımıza. Bu yönüyle ahlak daha çok kişinin kendisi ile ilgilidir. Kendi yapıp ettiklerinin ötekilerine olumlu ya da olumsuz, direkt ya da dolaylı etkisi yine kişinin kendi özüne uzanır…
Adalet ise bireysel bir husus olmaktan çok toplumsaldır, ötekine uzanır ve terminolojide her şeyi yerli yerine koymak anlamına gelir. Ötekini kuşattıkça adalet daha çok kendi olur. Ötekini dışladıkça yani ahlaktaki gibi içe dönük olmaya yöneldikçe hem kendinden uzaklaşmaya başlar hem de kendini daha çok tüketir…
Bir topluluk içinde ayrışma baş göstermeye dursun, önünü almak çok zorlaşır; en umulmadık bahanelerle insanlar birbirlerini suçlar ve ötekileştirirler. Devletten imparatorluğa, aileden cemaate kadar her topluluk kendi içinde savaşmaya başlar…
Savaşın öncülü ötekileştirmedir. Ailede bir ferdi ötekileştirdiğiniz zaman huzursuzluğa zemin oluşturmuş olursunuz, bir ülkede toplumun bir kesimini ötekileştirdiğiniz zaman ise iç çatışmanın kıvılcımını ateşlersiniz…
Ötekileştirmenin öncülü ise adaletsizliktir. Adaletsizlik çok farklı gerekçelerle de olsa kendi lehine uygulama yapmaktır. Kendine dönük ayrımcı davranmaktır…
Ayrımcılığın zihnimizde “makul” bir karşılığı yoksa bile zamanla oluşturmak mümkündür. Geçenlerde bir milletvekilinin “akrabalara ihsanda bulunmak” ayeti üzerinden akrabaları kamusal atamalarda öncelemeyi meşrulaştırması buna önemli bir örnektir. Ötekine ilişkin uygulamamız gereken adalet terazisini kendimizi odağa alarak uygularız da haberimiz bile olmaz…
Said Halim Paşa ahlak ile siyasetin, dolayısıyla ahlak ile adaletin ilişkisini anlatırken Batı’da oluşan siyasi kurumların ve sonucu olarak adalet/adaletsizlik tecellisinin yine Batı’nın ahlak düşüncesiyle ilgili olduğunu söyler…
Ahlak içe dönüktür ama aynı zamanda adaletin de menşeidir. Denebilir ki ahlaklı olmak adaletin ön şartı olsa da yeterli şartı değildir. Pekala kendi içinde ahlaklı olup da ötekine karşı adaletsiz davranmak mümkündür. Aynı şekilde kendisinin olana adil davranıp da öteki olana adil davranmamak da mümkündür…
TBMM’nde bir milletvekili anlatmıştı; Anadolu’daki bir ilimizde farklı mezhebe mensup bir genç, araştırma görevlisi olmak için üç defa sınava giriyor, üçünde de birinci sıradan kazanmasına rağmen tercih edilmiyor. Bu adaletsizliği telafi eden vekil ise kendi parti mensuplarınca farklı ithamlara maruz kalabiliyor..
 “Öteki” mezhebe, partiye, ideolojiye, cemaate, derneğe mensup kişilere yönelik muamelemiz adalet terazisindeki pozisyonumuzu ortaya koyar. “Kendi” mezhebimize, partimize, ideolojimize, cemaatimize, derneğimize adil davranmamız elbette kötü değil ama yeterli de değil…
Kendini merkeze alan ve ötekisini dışlayan grupçuluk psikolojisinin varacağı yer bir tür çeteciliktir. Bu psikoloji kendi dışında kimseye hayat hakkı tanımaz. Henüz uzakta olduğu için “eli kanlı” diye rahat suçladığımız örgütlerin reflekslerini pekala biz de gösterebiliriz. O örgütleri ayrımcılıkta görünür kılan, enstrümanlarının silah olmasıdır. Aynı grupçuluk psikolojisi ile hareket ettiğimiz takdirde, enstrüman olarak elimize silah geçtiğinde aynı “eli kanlı” cürümleri bizim de işlememiz mümkün…
Dışarıya karşı ahlak abidesi  gibi görünmek daha kolaydır. Birkaç sözle, bir iki davranışla imaj oluşturmak mümkündür. Ama içe dönük ahlaki tutarlılığı tesis etmek kolay değildir. Alımlı dış dünya ile çatışmalı iç dünyanın dengesini korumak zordur…
Kendi içimize ve yakın çevremize adil davranmak yalnız başına çok şey ifade etmez!
Dışarıya ve ötekine karşı da acaba aynı ölçüde adil miyiz?
Başkasına karşı adil değilsek içimize dönük ahlakilikten ne kadar bahsedebiliriz?
 
(Bu yazı 23.01.2015 tarinde Gerçek Hayat dergisinde yayımlanmıştır)
Okumaya devam et
Yazı

Yürüyüşe Devam!


İlk kurulduğunda Başakşehir’e yerleşenlerdenim. Kuruluş aşamasında Başakşehir, yaşamın zor olduğu yerlerdendi. Birkaç yıl yurtdışında kaldıktan sonra tekrar Başakşehir’e döndüm, daha yaşanılabilir hale gelmişti…
Gittiğim yerlerde hayata tutunacak birşeyler ararım. Öyle koca koca şeylerden bahsetmiyorum, küçücük şeyler, minnacık vesileler…
Tacikistan’da yaşadığım dönemde Başakşehir’in ilk yıllarıyla dahi kıyaslanmayacak zorluklarla karşılaştım. Elektrik kesintisi, ısınma problemi ve hatta erzak temini. Yine de başkent Duşanbe’de hayata tutunacak bir dal bulabildim; Rudaki isimli caddede 1,5 km’lik yürüyüş yolu…
Yürüyüş yolu dediysek hani özel bu iş için hazırlanmış falan değil ama en güzel yanı tarihi çınar ağaçlarının olmasıydı. Ta Ruslar döneminde düzenlenmiş çınar ağaçlarının eşlik ettiği bir yol…
Enteresan bir şekilde Tacik dostlarımız o yolda spor amaçlı pek yürüyüş yapmazlardı. Genelde yabancılar tercih ederlerdi yolu. Böyle güzel bir yol Başakşehir’de olsaydı biz de yürürdük derdim kendi kendime…
Tabi Başakşehir’in ilk yıllarında tek yürüyüş yolumuz 1. Etap’taki kısa parkurdu, doğrusu o parkur hem yetmez hem de biraz kibre kaçacak ama bizi tam kesmezdi…
2011’de tekrar Başakşehir’e yerleşince hala eski kodlarla tutunacak dallar aradım. Günün çoğunu dışarda geçiren biri için Başakşehir’e tutunmak zordur. Bu zorluğu aşmak için küçük vesileler peşinde koşarken Sular Vadisi ile tanıştım…
Benim için orası Sular Vadisi olmaktan çok “Yürüyüş Vadisi”ne dönüştü; önce Vadi’deki 1,5km’lik parkuru kullandım, bir süre sonra kalan bölümlerini…
Doğrusu bu küçük vesilelere tutunmak kolay olmadı. Tarihi bir yürüyüş yolundan yapay zemini olan bir yola geçiş yapmıştım. Daha steril olsa da Duşanbe’deki gibi gölgesine sığınabileceğim çınar ağaçlarım yoktu…
Fidanlarla teselli buldum; ilkbaharda çiçek açmalarını adım adım takip ettim. Onlar bana gülümsedi, ben de onlara. Ama henüz çocuklardı, büyüyecek kocaman olacaklardı. Büyüklüklerini hayal ettim. Sonbaharda dökülen yapraklarıyla tefekkür ettim. Her sabah çıktığımda yerleri renk cümbüşüne çeviren sanat eserlerini izledim…
Bazen ümitsizliğe kapıldım. Bunca ahalinin yaşadığı bir şehirde ne kadar da az yürüyen vardı! İnsanlar kutu gibi dairelerinden neden çıkıp da kendilerini vadilere bırakmazlardı! Tertemiz havayı teneffüs etmek varken neden kapalı salonlarda sporla uğraşırlardı! Sessizce vadi boyunca yürüyüp hem tefekkür edip hem de dinlenmek varken neden gürültülü salonlarda kafalarını şişirirlerdi!
Başakşehir’de yaşayıp da dışında çalışanlar Başakşehir’deki dostlarıyla buluşamamaktan şikayet ederler. Oysa “Yürüyüş Vadisi” bunun için biçilmiş kaftan. Dostlarla Vadi’de sabah erken ya da akşam buluşup hem yürüyüş yapıp hem de hasbihal etmek neden tercih edilmez ki!
Klişe olacak ama burnumuzun dibindeki nimeti görmüyoruz…
Nimeti bihakkın değerlendirmiyoruz…
Vadi’yi sadece belli programların yapıldığı, belli dönemlerde şölenlerin düzenlendiği, zaman zaman çocukların götürüldüğü bir yer gibi algılıyoruz…
Oysa bu tür mekanların şafak vakti var, gecesi var! Sabah ezanıyla yola çıkan Ömer Nasuh Bilmen Camisi’nde namazını kılıp Vadi’ye inebilir. İmam-ı Azam’da da, Tunahan’da da, Bilal-i Habeşi’de de namaz kılıp akabinde kendinizi Vadi’ye bırakabilirsiniz…
İyisi mi ben size bir program sunayım; Bilal-i Habeşi’de sabah namazını kılın, Vadi’nin üst kapısından aşağıya doğru bırakın kendinizi. Ya da tam tersi Vadi’nin aşağı girişinden yeni açılan Selman-ı Farisi Camisi’nden besmele çekin yürüyüşe.
1,5km’lik parkuru geçince viyadüğün altından karşı parkura geçin Çınar koleji’ni geçip parkuru bitirince yolun diğer tarafındaki Başakşehir Lisesi’nin yanındaki parkuru göreceksiniz. Sabırla yürüyün, yaşa başa bakmadan dönüşü düşünmeden devam edin, son parkuru bitirince zaten Vadi’yi bitirmiş olacaksınız. Yaklaşık 5 km yürümüş olmanın, tefekkür etmenin, beraber yürüdüğünüz dostunuzla hasbihal etmenin keyfini yaşayacaksınız.
Tabi bunun bir de geri dönüşü var;
Korkmayın! Hele hele kıştan hiç korkmayın!
Allah bize müthiş potansiyel bahşetmiş; geliştirdikçe gelişecek vücut bahşetmiş. Zorladıkça tahammül edebilecek irade vermiş…
Yeter ki tembelliği atalım üzerimizden…

 

Yeter ki yanıbaşımızdaki miniminnacık vesilelerin kocaman anlamlarına açalım yüreğimizi…
(Bu yazı 15.01.2015 tarihinde 212haber gazetesinde yayımlanmıştır)
Okumaya devam et
Yazı

Ortadoğu’nun Çoklu Kimliği

Temsili olarak Berlin Duvarı’nın yıkılışıyla Soğuk Savaş dönemi sonra ermiş, bu süreçte Ortadoğu en önemli kriz alanlarından biri haline gelmiş ve Ortadoğu’nun çoklu kimliği daha belirgin hale gelmiştir. Çok sayıda medeniyetin ve üç semavi dinin çıkış noktası kabul edilen Ortadoğu coğrafyasında din ve etnisite üzerinden kimlikler yeniden ve farklı hüviyetlerde tezahür etmiştir. Kimliklerin çıkışındaki sebepler kadar sonuçların da üzerinde durulması gerekmektedir. Ortadoğu’da devletlerin kimlik politikaları, iç siyasetleri yanında dış ilişkilerinde de etkili olmuş ve güncel olarak Ortadoğu siyaseti neredeyse kimliklerle özdeşleşmiştir.
II. Dünya Savaşı sonrasında disiplin halini alan Uluslararası ilişkiler, dünyadaki siyasi, ekonomik ve kültürel gelişmelerin de etkisiyle farklı teorilerle ifade edilmiş, kimlik konusu da bu çerçevede teorilerin, hakkında söz söylediği önemli kavram olarak literatüre girmiştir.
Kimlik en genel anlamıyla bir aktörün sahip olduğu, yansıttığı ve zaman içinde diğerleriyle kurduğu ilişkiler vasıtasıyla şekillenen bireylik ve farklılık simgeleri olarak tanımlanır. Bu yönüyle kimlik hem farklılaştıran hem de ortaklaştıran özellik taşır.
“Özcü yaklaşım” kimliği kültürel temelli ele alır; din, etnisite gibi varoluşsal özelliklere dayandırır. Huntington’un “medeniyetler çatışması” bunun örneklerindendir. Ortadoğu’daki Sünni-Şii, Arap-İsrail çatışmaları da bu bağlamda değerlendirilebilir.
“İnşacı yaklaşım” için kimlik varoluşsal değildir, aktörlerin zamanla kabullendirmeye çalıştıkları bir unsurdur. Bir sıfatın varoluşsal olması onu kimliğe dönüştürmez, benimsenmesi ve benimsetilmesi önemlidir. Bu yaklaşım, etnik ve medeniyetler arası çatışmalara; kimliklerin kaçınılmaz sonucu olmaktan öte, hangi siyasal ve sosyal süreçler üzerinden şekillendiğini önemser. Baasçılık, İslamcılık vb. akımlar İnşacı yaklaşıma örnek olarak verilebilir.
“Araçsal yaklaşım” ise kimliğin siyasi elitler tarafından siyasi amaçlara destek ve meşruiyet kazandırmak için stratejik olarak manipüle edildiğini savunur. Kaddafi’nin Afrika, Saddam’ın Sünnilik yaklaşımı gibi.
Kimlikleri ele alırken Ortadoğu’nun tarihini ve kültürel yapısını göz ardı etmemiz bugünkü çoklu kimlik çatışmalarını anlamımızı zorlaştırır.  Ortadoğu tarihini yazanlar farkında olarak ya da olmayarak kimlikler üzerinden tarih okuması yaparlar. Bernard Lewis Ortadoğu tarihini Hristiyanlığın ortaya çıkışından itibaren ele alır ve dinleri, etnik yapıları önemli birer unsur olarak anlatır. Ortadoğu tarihini, Hristiyanlık ortaya çıkarken bitirenleri yanlış gördüğü gibi Müslümanlık ile başlatanları da eleştirir.
Cleveland ise Ortadoğu tarihini incelerken İslamiyet’in doğuşundan hareket ederek günümüze gelir ve “geniş Ortadoğu” tartışmalarını coğrafi olarak sınırlandırdığı gibi derinlik olarak da sınırlar ve ağırlıklı olarak Müslümanlık kimliği üzerinden Ortadoğu’yu inceler.
Tarihi araştırmalarda başlangıç noktası itibariyle dinler üzerinden değerlendirme yapılsa da Batı’da Vestfalya Anlaşması ile birlikte Tarih değerlendirmeleri devletler üzerinden kurgulanmaya başlandı. I.Dünya Savaşı’ndan itibaren Ortadoğu coğrafyasında da ulus-devletlerin kurulmasıyla, “ulus” temelli değerlendirmeler ve pratikler yaygınlaştı. II.Dünya Savaşı sonrasında Arap milliyetçiliğinin zirve yapması üzerine bazı araştırmacılar Ortadoğu tarihini bir tür “Arap tarihi” olarak ele aldılar. Zira bölgede tarihte karşılığı olmayan yeni ulus devletler de oluş(turul)muştu. Örneğin Albert Hourani başlangıç noktası olarak İslam’ı alsa da Araplık üzerinden okuma yapan düşünürlerden biridir.
Ortadoğu’yu medeniyetler üzerinden okuyan Davutoğlu ise benzer şekilde hareket noktası olarak İslamiyet dönemini alır ama kimlikleri ele alırken jeopolitik ve jeokültürel bağlamı ile değerlendirmeyi önemser. Bu okuma biçiminde doğal olarak en önemli etkenlerden biri Hristiyanlık üzerinden şekillenen Batı medeniyeti etkisidir. Davutoğlu Ortadoğu’da kimliklerin belirginleşmesinde Soğuk Savaş etkisini yadsımaz ama buna ek olarak İsrail’in önemli bir etken olduğunu ifade eder. İsrail etkisinin kültürel, siyasi, etnik refleksleri doğurduğunu belirtir.
Ortadoğu gibi, uygarlıklara ve dinlere beşiklik etmiş, farklı kültürlerin geçiş noktası olmuş bir merkezin ana ve alt kimliklerini tasnif elbette kolay değildir. İslamiyet, yayılması ile birlikte bu coğrafyada ana kimliği oluşturmuş, alt kimlik olarak Sünnilik, Şiilik, Selefilik gibi ekoller asırlar boyunca değişik formatlarda kendini göstermiştir. Tarih boyunca demografik yapıda kısmi değişiklikler olsa da ana unsur olarak Araplar, Farslar, Türkler ve Kürtler Ortadoğu’da varolmuşlardır.
Batılılaşma, Sanayileşme, Modernleşme, Küreselleşme vb. aşamalar farklı şekillerde bölgede etkili olmuş; kapitalistleşmenin kendini göstermesi ile birlikte sol ve liberal hareketler de dönem dönem kendini göstermiştir. Arap Baharı’nda da bu hareketlerin göz ardı edilemeyecek etkisi olmuşsa da en belirgin kimlik İslamcılık olmuştur.
Filistin meselesi kronik bir sorun olarak Ortadoğu’nun göbeğinde kalakalmış, bir çok ideolojik, dini hareketin ya kaynağı ya da motivasyon unsuru olmuştur. En radikalinden en ılımlısına kadar hemen tüm hareketler Filistin meselesini ya kutsallık ya da anti-siyonistlik üzerinden hareketlerinin önemli dayanağı yapmışlardır.
Bölgedeki devletler kendi doğal etnik, dini, mezhepsel kimliklerini bazen iç politika bazen de dış politikanın gereği görerek tarafgirlik ya da karşıtlık üzerinden araçsallaştırmışlardır. Araçsallaştırma zaman zaman işe yarasa da bazen beklenmedik aplikasyonlar doğurmuştur. IŞİD’in hızlı ilerleyişi, Suriye meselesine müdahalenin sonuçları, Filistin meselesinde ikircikli tutum vb.
Ortadoğu’daki kimlikler arasında geçişkenlikler olduğundan bazen bir mevzuyu salt bir kimlikle izah etmek gerçekçi olmamaktadır. Aynı zamanda birden fazla kimliğin bir arada bulunması da değerlendirmelerimizi zorlaştırmaktadır. Bu zorluğu giderebilmek için “etno-dinsel, etno-milliyetçi” gibi kavamsallaştırma çabaları sözkonusudur.
Ortadoğu’nun modern kapitalist sistem ile tam olarak örtüşmeyen yapısı, bölgenin jeokültürel geçmişiyle ilgili olduğundan Batı’dan gelen yaklaşımları kopyalamanın sıkıntıları kendini göstermiş, 20.yy’ın ikinci yarısından itibaren İslam temelli düşünce ve hareketler yeniden güçlenmeye başlamış, bu durum beraberinde siyasi ve fiili çatışmalara sebebiyet vermiştir. İslami hareketlerin güçlenmesine karşın farklı taktikler yanında kimliklerin mikro ölçekte tasnifi yoluyla da bu hareketlilik kontrol altına alınmaya çalışılmıştır.
11 Eylül sonrasında denenen Afganistan ve Irak işgallerinin sadra şifa olmadığı anlaşıldığından üç alan üzerinden kimlikler araçsallaştırılarak bölgenin kontrol edilmesi istenmiştir; etnik, mezhepsel, meşrepsel kimlikler. Bu kimlikler üzerinden birbiriyle meşgul edilebilen bir Ortadoğu coğrafyasında hem İsrail’in güvenliği sağlanmış olunur hem de “Asya-Pasifik stratejsi” benimsemiş ABD yeni stratejisini daha rahat uygulayabilir. Araçsallaştırılan üç kimlik aynı zamanda “İslam’a karşı İslam stratejisi” ile de örtüşecek, kendi içinde kimlik çatışmaları yaşamaları halinde kıtalar ötesini çok fazla meşgul etmemiş olacaktır.
Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” makalesinde bahsettiği gibi çoklu kimliğe sahip Ortadoğu, “medeniyet içi çatışma” sürecini ağır bir bilanço ile “çoklu kimlikler” üzerinden bir süre daha yaşamaya devam edecek gibi görünmektedir.

 

Kimliklerimizi doğru değerlendirmediğimiz takdirde başta belirttiğimiz farklılaştıran yanı, doğru değerlendirdiğimiz takdirde ise ortaklaştıran yanı daha etkili olacaktır.
(Bu yazı 09.01.2015 tarinde Gerçek Hayat dergisinde yayımlanmıştır)
Okumaya devam et
Yazı

STK’larda Gençlik Patlaması!

Geçen haftaki yazımızda Cumhuriyet sonrasında cemaatlerin/STK’ların misyonundan hareket etmiş ve günümüze geldiğimizde en önemli sorunlardan biri olan iktidar ile ilişkiler boyutunu değerlendirmiştik.
Yazımızı bağlarken STK’ların son yıllardaki eğilimleri ve problem alanları hakkında yazacağımızı belirtmiştik. Bu yazıda STK’larımızın gençlik çalışmalarına olan ilgisine yoğunlaşacağız.
Dünyadaki cemaat ve hareketlerin en önemli insan kaynağını gençlik oluşturur. Bu sebepledir ki kendi bünyelerinde gençlik örgütlenmelerine ehemmiyet verirler. Cemaatlerin STK’ya dönüşmesinden bahsedebileceksek gençlik çalışmalarını yapısal olarak nasıl konumlandırdıkları önemli bir sorun alanı oluşturmaktadır.
60’lı ve 70’li yıllarda görece daha ideolojik bir gençlikten söz edilebilirken 80’li yıllarda ülkemizde darbenin de etkisiyle gençlik çalışmaları daha düşük yoğunlukta devam etti. Önemli bir husus da şuydu; 80’li yıllar önceki yıllara göre İslamcı gençliğin daha etkili olmaya başladığı dönemlerdi.
Soğuk savaş sonrası dönem olarak da adlandırdığımız 90’lı yıllar liberalizmin de etkisiyle gençlerin ideolojiden arındı(rıldı)ğı dönem oldu. Bu dönemin sonlarına doğru İslamcıların da bir kısmı ideolojilerin sakıncasından bahsetmeye başladılar.
2000’li yıllarda ise ideolojilerden tamamen uzaklaş(tırıl)mış, liberal kapitalist dünya görüşünün cazibesine teslim olmuş bireyselliği aşırı belirgin, ben merkezli bir gençlik yaygınlaştı.
Yaklaşık 2010 yılına kadar gençliğin yaşadığı bu serüven İslami camianın STK’larını ciddi olarak rahatsız etmedi.
İslami camiada gençliğin hali pür melali, cemaatle ak parti arasındaki üstü örtülü gerginlikte hissedilmeye başlandı ve Gezi Parkı olaylarından sonra ise birçok cemaat/STK alelacele gençlik meselesini gündemine aldı.
Tabi işin içine girince bambaşka bir gençlikle karşı karşıya olduğumuz anlaşıldı. X, Y, Z kuşakları çarşaf çarşaf yeniden ele alındı. Uzmanlar sahneye çıktı ve yığınla çözüm önerisi sundu.
Derken Gezi Parkı’na karşı “evde tutulamayan %50” apar topar gençlik çalışmalarında boy gösterdi. Gençlik çok çok önemliydi. Gençlik geleceğimizdi. Gençlik olmadan geleceğimizi koruyamayacağımız gibi, görüldüğü üzere bugünümüzü de koruyamayacaktık.
Bir gece yarısında Gezi Parkı’nda gencecik ortaokul/lise öğrencilerinin, imece usulü barikatlara tuğla taşıdıklarına şahit olmuştum.  Onbeşinde gençler büyük bir aşkla militanlığın, devrimciliğin hazzını yaşarken İslamcı camianın gençleri geniş bir boşlukta dolanıp duruyorlardı. Bir dönemin mücahitlerinin çocukları eğlence mekanlarının “islami”liğini dahi önemsemeden dünyeviliğin hazzını yaşıyorlardı.
Akabinde 17-25 Aralık hadiseleri patlak verince İslami camianın kendi içinde de gençlik problemi olduğu ortaya çıktı. Evlatlarını ahlaklı yetişsinler diye Cemaat okullarına verenler bir anda alternatif arayışına girdiler. Bu gençlikle Cemaat ilgilenmeyecekse kim ilgilenecekti?
İşi gençlik olan ve geleneksel olarak on yıllardır düşe kalka da olsa gençlik teşkilatları olan yapılar çalışmalarını sürdürseler de bu dönem safların daha sıklaştırıldığı, tarafgirliklerin daha önemli olduğu bir dönem olarak değerlendirildiğinden tam biat etmiş gençlik teşkilatlarına ihtiyaç duyuldu.
Bu alanda birçok teşebbüs oldu. Teşebbüslerin çoğu başarısızlıkla sonuçlandı. Geleneksel örgütlenmeler güçlerini istikrarlı ama yavaş yavaş arttırırken anlık parlayıp piyasaya çıkan gençlik STK’ları çoğunlukla akamete uğradılar.
Aslında paradoksal biçimde kendi içinde gençleşemeyen STK’lar aynı kurumun isminin başına “genç” lakabını getirerek gençlik problemini hallettiklerini düşündüler. STK’ların yaş ortalamasını düşürüp o STK’yı doğal gençlik teşkilatına dönüştürmek mümkünken çözümü tutarsız bir şekilde uzakta aradılar.
Son 2-3 yılda İmam Hatip okullarının önü açılınca İslami camianın önüne koca bir dindar gençlik kitlesi çıkıverdi. Bu alan ihmal edilemezdi. Dolayısıyla acilen bu okullarda gençlik çalışması yapılmalıydı.
Bir dönem bütün bir İslami yaşam biçimi nasıl başörtüsü üzerinden değerlendiriliyorduysa artık İslami yaşam biçimi gençlik üzerinden değerlendirilebilirdi. Nitekim düşünsel sorunlarımız da kalmamıştı. Tek bir sorun alanı vardı şimdi; gençlik. Ve o gençliğe biz el atmalıydık, bu işi en iyi biz yapardık. Biz el atmazsak gençler beceremezdi, ellerine yüzlerine bulaştırırlardı. Nasılsa on yılların tecrübesi vardı bizde.
Kendi dönemlerinde onsekiz-yirmili yaşlarda gençlik liderliği yapan abiler/ablalar bir türlü güvenebilecekleri genç bulamadıkları için ellili yaşlarda bile gençliğin meselelerine hükmediyorlardı.
Tabi bu süreçte gençlerin önemli bir kısmı da Suriye ve Irak’a cihada gidiyorlardı. Bir yandan kendini feda edenler diğer taraftan ne yapacağını bilemeden o STK senin bu STK benim arafta dolaşanlar.
Böyle bir atmosferde Ruşen Çakır bir röportajında İslami camianın çocuklarının geleceği ile ilgili öngörülerde bulunuyordu. Cemaat’e mensup ailelerin çocuklarının şeffaf olmayan büyüklerinin utancını kaldıramayacağını, Ak partiye mensup ailelerin çocuklarının ise yolsuzluk yükünü kaldıramayacaklarını anlatıyor ve bunun sonunda gençlerin ya selefilik gibi daha rahatlatıcı tercihlere kayacaklarını ya da bütünüyle cemaat ve cemiyet işlerinden uzaklaşıp bambaşka hayatlar süreceklerini anlatıyordu.
Gençlik elden gidiyor, doğru ama galiba gençleri STK’lara hapsetmek de mümkün değil. Gençlik STK’ları ya kurar ya da aşar. Bu fırsatı vermediğimiz gencin STK ile ilişkisi burs ve barınak ilişkisi olur. Bu yapılacaksa çok gerekli değil çünkü bunu en iyi yapanların gençliği de arızalı çıktı ve 2-3 yıldır problem üstüne problem yaşanıyor.
Gençlik modasına kapılıp STK kuran ya da gençliğe el atmaya çalışan STK’larımız öncelikle işin ontolojisini masaya yatırıp genç kimdir/nedir? sorusundan işe başlamalılar.

 

“Gençlik için kurulan STK” ile “gencin kurduğu STK” meselesi bu işin hülasasını oluşturur. Gencin kurduğu STK müstakildir, çoğu zaman muhaliftir. Gençliği kontrol altına alma ve yönlendirme amaçlı kurulan STK’lar özü itibariyle “gençlikten uzak” ve “gençliğe uzak” STK’lar haline gelirler.
(Bu yazı 26.12.2014 yılında Gerçek Hayat dergisinde yayımlanmıştır)
Okumaya devam et
Yazı

STK’ların Dönüşümü


Sivil toplum kuruluşlarının dönüşümünden bahsederken İslami hassasiyetleri ön planda olan cemaat veya gurupların yürüttüğü dernek, vakıf, sendika benzeri kurumsal yapıları olan organizasyonları ele almaya çalışacağım.
“İslami” sıfatını her şeye rahat uyguladığımız gibi bu organizasyonlara da kısa yoldan uygulayarak “İslami STK” ifadesini kullanabilirdik ama bunun ayrı ve uzun bir tartışma konusu olması dolasıyla şimdilik en baştaki kısa girişle yetineceğim.
Yakın zamanda Türkiye’de “cemaatlerin NGO’ya evrilmesi” tartışmaları çokça yapıldı. Bugünkü anlamıyla STK dediğimiz olgunun liberalizm düşüncesinin önemli sacayaklarından biri olduğu, STK’ya evrilmenin liberalizme evrilmek anlamına geldiği tartışmaları en önemli merhalelerindendi.
Bu gün konuştuğumuz anlamıyla STK’ların, Osmanlı döneminde neye tekabül ettiği de ayrı ama önemli bir husus olarak tartışılageldi. Tekkeleri ve zaviyeleri buna örnek gösterenler olduğu gibi ahilik teşkilatını da buna delil gösterenler oldu.
Cumhuriyet’e geldiğimizde ise Osmanlı’dan kalan sivil hayatın İslamileşmesine ilişkin organizasyonlar ya kapatıldı ya da yer altına çekilmek zorunda kaldı. 50’li yıllardan itibaren İlim Yayma, Önder gibi bazı dernek ve vakıflar legal biçimde ortaya çıkmaya başladı. 70’li ve 80’li yıllarda ise ağırlıklı olarak Milli Görüş hareketi çevresinde muhtelif alanlarda dernekler, vakıflar ve sendikalar üzerinden faaliyetler yürütüldü.
90’lı yıllara kadar bu oluşumlar birer STK hüviyetinden çok cemaat ya da hareketlerin sivil alana nüfuz etme, bu alanı kontrol etme ve iktidara aracı etme şeklinde ilerledi. Özellikle 2000’li yıllar ise STK’ların ve STKcılığın hızla arttığı, artık tamamıyla cemaat kontrolünde değil bireysel ve küçük guruplar halinde de icra edilebilen görece bağımsız bir merhale yaşandı.
İHH’nın tarihi bu yönüyle bakıldığında STK’ların değişim ve dönüşümünü en iyi anlatabilecek örneklerden biri sayılabilir. Milli Görüş hareketi bünyesinde kurulan İHH, zaman içinde önce bağlı olduğu Avrupa İHH ile arasına mesafe koymuş, 28 Şubat sonrasında Milli Görüş’ün siyasi partileri ile mesafeli bir ilişkiyi devam ettirmiş ve 2000 sonrasında ise STK olmanın asgari gereklerini yerine getirebilen uluslararası STK hüviyetine bürünmüştür. Şu haliyle İHH’nın modern anlamda bir STK mı yoksa hareket mi, cemaat mi olduğu konusu bir süre daha net ifade edilemeyecek bir vakıa olarak önümüzde durmaktadır.
Bu vakıanın henüz tamamlanmadığı, cemaat olmak ile STK olmak arasındaki gitgellerin bahsettiğimiz örnekler dahil çok fazla yapıda yaşanmaya devam ettiğini ve devam edeceğini söyleyebiliriz.
Cemaat mi kalınacağı yoksa STK mı olunacağı meselesi diğer taraftan STK’ları akıbeti belirsiz bir alana doğru sürüklemektedir. Her bir cemaat her alanda STK kurmaya çalıştığından uzmanlaşma ve odaklanma yerine herkesin her işi yaptığı bazı işleri de hiç kimsenin yapmadığı bir tablo ortaya çıkmaktadır.
“İnsani yardım” alanı İslami camianın en yoğun ilgilendiği alanların başında gelir ve adeta her cemaat ve gurup bu bu alanda STK kurmaktadır. Çünkü insani yardımla uğraşmak kamuoyu algısı itibariyle de ekonomik olarak da rahat yürütülebilen bir çalışmadır. Aynı zamanda küreselleşme ile beraber sınırötesi faaliyet yürütmenin de önemli bir aracı olarak görülür.
Son on yılda hemen her cemaat bu alana girmeye başlayınca çok abartılı uygulamalarla karşılaşıldı. Geçen yıl küçücük bir Afrika ülkesine neredeyse bir uçak dolusu insanın kurban yardımı götürmesi, bu durumun en sembolik örneği olarak anlatılır.
Aslında sivil toplum alanında yaşanan bu değişimin kurumsal olmaktan çok zihinsel olduğunu söyleyebiliriz. Cemaatler ve guruplar 90’lı yıllardan itibaren iktidarın imkanlarıyla tanıştılar. Son yıllarda yaşanan ise imkanların ötesinde bizatihi iktidar duygusunun kendisi oldu. Bu durum onları olduklarından farklı ve daha güçlü bir pozisyona getirdi. Henüz zihinsel ve yapısal olarak mecrasını bulamamış cemaat ve gurupların önemli bir kısmı bu güç sarhoşluğunun savrulmasını yaşamaktadırlar.
Dolayısıyla sivil toplumculuk aynı zamanda iktidar ile ilişki kurmanın da bir aracı olarak görülebilmektedir. Son dönemlerde herkesin her alanda STK açması, bazı alanlarda ise STK faaliyetlerinden kaçınılması, ilişkinin ihtiyaçtan çok güç devşirme ile alakalı olduğu şeklinde yorumlanabilir.
Örneğin neden her cemaat insan hakları ile ilgili STK kurmuyor? İnsan hakları mevzusu alanı tartışmalı bir alan olduğu kadar riskli de bir alan. Ekonomik olarak karşılığı olmayan ve basamak olarak da kullanılması zor bir alan.
Aynı şekilde çevre sorunlarına, şehircilik anlayışına ilişkin bir STK kurmanın da zorluğu söz konusu. Bu ve benzeri alanlarda kurulacak STK’nın kime neye hizmet edeceği meselesi iktidar ile kurulacak ilişki biçimi ile direkt ilintili hale gelmektedir veya getirilmektedir.
Daha güncel bir örnek olarak yolsuzlukla mücadele alanında STK kurulacağını farzedelim. Böyle bir alanda ahlaki çaba sarfetmenin guruplarca çok karşılığı olmayabileceği gibi konjonktürel olarak ya iktidar tarfgirliği ya da iktidar karşıtlığı üzerinden riskli bir yerlerde konumlandırılmak söz konusu olacağından teveccüh edilebilecek bir alan olarak görülmüyor.
Oysa sivil toplum alanı tam da ihmal edilen alanlarda iş yapma biçimidir. Herkesin yapmadığı, yapamadığı alanlarda cesaretle çalışma yapmaktır. İhmal edilenleri, yoksul ve yoksun bırakılanları kucaklayan alanlardır. İktidara göre ya da iktidara karşı refleksi ile değil, haktan ve hakikatten yana, zulme ve ahlaksızlığa karşı olunan bir alandır.
Zorlu alanlar yerine daha rahat, daha pratik çalışmalar yapmak ve daha kısa yoldan menzile ulaşmak galiba en önemli hastalığımız. Galiba farkında olarak ya da olmayarak yine en kestirme yoldan güç elde etmenin dayanılmaz cazibesi ile karşı karşıyayız.
Cumhuriyet döneminden itibaren kendini muhafaza etme, insan yetiştirme, gizli ve açık muhalefet etme gibi aşamaları geçiren cemaat ve guruplar 2000 sonrasında ise yepyeni eğilimlerle ve problemlerle yüzleşmektedirler.
Bu yüzleşmeyi yazmaya devam edeceğiz…

 

(Bu yazı 19.12.2014 tarihinde Gerçek Hayat dergisinde yayımlandı)
Okumaya devam et
Yazı

Mevlana Nereli ve Kimin?

Kimlikler genellikle kişilerin doğduğu coğrafyayla ve yaşadıkları tarihle ilişkili olarak ifade edilir. Büyük insanların coğrafyaları geniş,  tarihleri de uzun olur. Zamanı ve mekânı zorlarlar. Bir köyle, kasabayla ya da bir ülke ile sınırlı kalmazlar. Bulundukları çağın ötesine geçerler.  Hatta kendi çağlarında tam anlaşılamadıkları için sözlerini sonraki çağlara söylerler.
Bunun içindir ki büyük insanları herkes sahiplenir. Kimi mekânıyla sahiplenir, kimi etnik kimliğiyle. Kimi doğduğu yere bakar, kimi de öldüğü yere. Elbette hepsi kıymetlidir ama en kıymetlisi büyük insanları fikirleriyle sahiplenmektir. Mevlana’nın Tacik ya da Türk olmasından öte çağlara ve çağımıza ne söylediği daha anlamlıdır. Tacikistan’a, Türkiye’ye, İran’a ve şimdilerde Batı’ya ne mesaj verdiği daha kıymetlidir.
2007’de Tacikistan’a ilk gittiğimde Tacik arkadaşlar sık sık Mevlana’dan bahsederlerdi. Dil bilmemenin de etkisiyle acaba başka birinden mi bahsediliyor diye düşünürdüm. Tacik arkadaşlardan biri Mevlana’nın Tacikistan’da doğduğunu ve 9 yaşında Anadolu’ya hicret ettiğini söyleyince inanamamıştım. Çünkü bize göre Mevlana Konyalıydı, olmadı Afganistanlıydı.
Duşanbe’deyken aynı yıl Mevlana’nın doğumunun 800. yılı kutlandı. Konuyla ilgili uluslararası bir sempozyum da düzenlendi.  Alimler, akademisyenler ve yazarlar davet edildi. Bu sempozyumla beraber Mevlana’nın doğum yeri ile ilgili detaylara inme fırsatımız oldu. Meğer çoğumuzun Konyalı bildiği, bir kısmımızın İranlı, Afganistan’lı bildiği Mevlana meğer Tacikistan’da dünyaya gelmiş.
Özellikle son dönem Mevlana araştırmacıları, babasına da atfen Mevlana’nın Vahş bölgesinde dünyaya geldiğini söylerler. Vahş bölgesi başkent Duşanbe’den 100km kadar uzakta bir bölge. Mevlana’nın Kurgantepe diye adlandırılan şehirde dünyaya geldiği söylenir. Kurgantepe şehri Afganistan’a çok yakın ve Mevlana’nın doğduğu diğer yer olarak belirtilen Belh’e 200km mesafede.
Tacikistan’da çok sayıda Afgan yaşar. Afganlar ticaretin, hayatın içindedirler. Kültür olarak Taciklerden çok farklı değiller. Afganlar Celaleddin-i Rumi yerine özellikle Celaleddin-i Belhî derler. Alışkanlık olsa gerek ki Taciklerin de bir kısmı Mevlana’yı Celaleddin-i Belhî  olarak adlandırırlar.
Tacikler Mevlana’yı kendilerinden kabul ederler, resmi heyetler de dahil Türkiye’ye geldiklerinde Konya’yı ziyaret ederler. 2012 yılında Tacikistan devlet başkanı, Mevlana’nın vefat yıldönümü dolayısıyla Konya’daki “şeb-i ârûz” programına katılır ve Kurgantepe ile Konya kardeş şehir ilan edilir.Aynı şekilde Türkiye’den gidenler de başta Cumhurbaşkanı olmak üzere hemen tüm yetkililer Mevlana’nın doğum yerine uğrarlar.
Sadece Tacikler değil; Özbekler ve Orta Asyalıların çoğu ilginç bu geleneği hala uygularlar. Hacca gitmek büyük bir törenle gerçekleşir. Hacılar önce Konya’ya gelerek Mevlana’yı ziyaret ederler, akabinde Kabe’ye geçerler.
Tacikler gibi Afganlılar ve İranlılar da Mevlana’yı sahiplenirler. Afganlılar Belh’te doğduğunu savunurlar. Belh’te de aynı şekilde Mevlana’nın doğum yerini simgeleyen kerpiçten yapı vardır.
Başta belirttiğimiz gibi büyük insanlar tüm insanlığa malolurlar. Kendi dar kimliklerinden sıyrılırlar. Dilleriyle, yaşantılarıyla, yapıp-ettikleriyle artık kendileri olmaktan çıkıp başkaları için yaşayan hale gelirler. Mevlana gibi tasavvuf yolunu tutmuş kişilerde bu husus çok daha belirgin görünür. Mevlana ne güzel özetlemiş; “Gönüllerin birliği, dillerin birliğinden daha güzeldir”.
Yine Mevlana’nın der ki; “Birleştirmek için geldik, ayırmak için değil”. Bu büyük insanlar birleştiricidirler. Şuculuk buculuk peşinde koşmazlar. Falan şahısla, filan gurupla işleri olmaz. Zamanevi fikirler onları pek ilgilendirmez. Asırlar sonrasına hitap ederler. Herbir insanın derdine deva olacak muhtelif reçeteler barındırırlar.
Aslında etnik olarak Mevlana’nın kim olduğu zaten bu yazının ana konusu olmadığından son kararı akademisyenlere bırakalım. Umarım araştırmacılarımız da gidip yerinde araştırma yaparlar. Sadece Konya’dan bakarak Mevlana tarifi yapmazlar.
Doğumu bile bu denli tartışmalı olan Mevlana dünyada çok farklı şekillerde algılanmıştır. Denebilir ki çeşit çeşit Mevlana var dünyada. Bu tip büyük şahsiyetleri bir düşünce kalıbına hapsetmek yanlıştır.  Son dönemlerde moda olduğu üzere Mevlana hümanizmle anılmaya çalışılıyor. Zamanını aşmış şahsiyetleri nereye oturtmak isterseniz oraya oturtabilirsiniz. Bu kadar çok yönlü bir kişiliği hümanist de yapabilir, batınilikle de suçlayabilirsiniz. Hatta isterseniz pornografik izahatlar da yapabilirsiniz. Teşbihte hata olmasın; fili neresinden tuttuğunuza bağlı olarak çok sayıda Mevlana çıkar ortaya.
Mevlana’ın Tacik mi, Türk mü, Afgan mı olduğunun esas meselemiz olmadığını bilerek Mevlana’yı ortak değerimiz olarak görelim. O en özet şekliyle bir velidir; Allah dostudur. Hikmet ve irfan sahibidir. edebi şahsiyeti ile bir aşk insanıdır.
Mevlana der ki;
“Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! 
Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir.”
Ârif kişiler doğdukları yeri de öldükleri yeri de önemsemezler. Hatta doğdukları ve öldükleri yerin bilinmesinden dahi hoşlanmazlar. Çektikleri acıları bir ömür boyu gizleyecek Habbab bin Ered erdemi gösterirler.
Memleketten ayrılması, ayrılık ve gurbet düşüncesidir belki de Mevlana’yı bu kadar dertli kılan. Mesnevi’deki ayrılık vurgusu ilahi midir coğrafi midir? Kamışın kökünden sökülüp neye dönüşmesi nasıl bir firaktır? Ta Belh’ten ya da Kurgantepe’den binlerce km aşıp gelmek, hem de yaya; mutlaka büyük çileler barındırır.
Tüm bu karmaşa içerisinde aslında Mevlana bize, çağımıza yeniden bir şeyler söylüyor. Hem Tacikistan’dan, Hem Afganistan’dan hem de Konya’dan sesleniyor bize. Ne söylediğini tam idrak etmenin yolu best-seller Mevlana romanlarından değil, direkt Mesnevi’den geçer.

 

E tabi Osmanlıca tartışmalarının bu denli sıcak olduğu bugünlerde Osmanlıca bilenlerin Mevlana’yı bihakkın anlamak için çok şanslı olduklarını da kenara not edelim.
(Bu yazı 12.12.2014 yılında Gerçek Hayat dergisinde yayımlanmıştır)
Okumaya devam et
Yazı

Bir Öğretmen Bir Okul

İmam Hatip okullarının sayısı son iki yılda hızla arttı. Bunu eleştirenler, İmam Hatiplerin henüz eski oranına dahi ulaşmadığını göz ardı ederek eleştiri yapmaktadırlar. Bugünkü İmam Hatip öğrenci sayısı ülkemizdeki tüm öğrencilerin %10’una bile tekabül etmemektedir. Oysa bu oran 28 Şubat öncesinde %12’ler civarındaydı. Yani İmam Hatip öğrencileri nicelik olarak henüz mağduriyetin başladığı dönemdeki oranı dahi yakalayabilmiş değil. Bir bakıma 28 Şubat’ın İmam Hatip okullarına yönelik zulmü henüz tam anlamıyla telafi edilememiş olduğundan bu eleştirileri makul görebilmek de kanaatimce pek mümkün değil.
Fakat bu artışla beraber en önemli husus, niceliğin hızına, niteliğin eşlik edememiş olmasıdır. İmam Hatip okullarını kendilerine dert edinmiş, bu okulların ülke geleceği için önemine inanan kişi ya da guruplar (bir kısım cemaatler, vakıflar, dernekler, merkezler) bu bağlamda faaliyetler yapmakta, mümkün olduğunca kaliteyi arttırmaya dönük çaba göstermektedirler. Ama sayının hızlı bir şekilde artmasının doğurduğu kontrolsüzlük sebebiyle oluşmuş olan karmaşayı düzenleyecek mekanizmaların yetersizliği dolayısıyla niteliğe odaklanmanın tatmin edici olmaması önemli bir problem olarak önümüzde durmaktadır. İmam Hatiplerin önünün açılmasını önemli bir merhale olarak görmekle beraber ani büyümenin getirdiği sıkıntılarla yüzleşerek sorunları minimize etme çabaları elbette takdire şayandır.
Tüm bu kişi ve kuruluşlar kendi kapasitelerince ve alanlarının elverdiği ölçüde niteliğe katkıda bulunmaya çalışsalar da denebilir ki İmam Hatip öğrencileri ile ilgili çalışmalarda bir curcuna yaşanmaktadır. Çok başlılığın alabildiğine fazla olduğu bu alanda çalışmalar arasında koordinasyon olmaması önemli sorunlara sebebiyet vermektedir. Çoğu zaman herkesin yaptığı işi hiç kimse yapmamakta ve maalesef çalışma yapan gurupların bir kısmı birliktelik duygusundan çok alan kapma kaygısıyla hareket etmektedirler.
Böyle bir dönemde İmam Hatip okullarında gençlerimizin niteliğini arttırmaya dönük çabalarda kişisel gayretlerin de anlamlı ve etkili olduğunu görmekteyiz. Seksenli ve doksanlı yıllarda okuduğumuz İmam Hatip okullarında da benzer şekilde kişisel çabaların çok önemli rolü vardı. Okulların çoğunda bir öğretmen ya da bir idareci bir başına o okulun toparlanmasında önemli rol üstlenebilmekteydi. Bazen bir öğrenci bir sınıfı yönlendirmekteyken bazen de bir veli bir okulun en önemli teknik problemlerini dayanışma ile çözebilmekteydi.
Necip Fazıl’ın “Kim var diye seslenilince sağına ve soluna bakmadan ben varım!” diye ifade ettiği yaklaşımla bugünlerde de “ben varım” diyebilen öğretmenlere, yöneticilere, velilere ve en önemlisi öğrencilere/gençlere ihtiyacımız olduğu kanaatindeyim. İmam Hatip okullarımızı muhtelif zamanlarda gezdiğimizde, öğrencilerimizle ve öğretmenlerimizle hasbihal ettiğimizde umut vadeden kişileri ve teşebbüsleri görmekteyiz. Bu teşebbüsler şüphesiz önümüzdeki yıllarda İmam Hatip okullarındaki nitelik problemini büyük ölçüde giderecektir. Ama en önemli mesele sayıları ikibini aşan İmam Hatip okullarında digergamlık duygusu ile öğretmenlerin, idarecilerin, velilerin ve gençlerin öncülük yapacak yeni çığırlar açmasıdır.
Bir kişinin nelere kadir olduğunu, koca bir okulu nasıl dönüştürebildiğini Arnavutköy’deki okulu ziyaretimizde keşfettik. Haraççılar İmam Hatip Lisesi’ndeki gençlerin birer Kudüs aşığı olduklarını, bir kısmının kendi imkanlarıyla Kudüs’e gittiğini ve bir kısmının da hayırseverlerin katkısı ile Kudüs’e gönderildiklerini gördük. Tüm bu çabanın arkasında Ali Yelgün öğretmenimiz var. Yıllardır kendini Kudüs davasına adamış Ali Hoca, iki yıldır öğretmenlik yaptığı bu okulu; öğrencisiyle, öğretmeniyle, velisiyle heyecanlandırmış ve yetim öğrenciler dahil Kudüs’e gidebilmelerine zemin hazırlamış. Bir öğretmen bir başına bir okulu dönüştürebilmişse her okulda birkaç idealist öğretmen, kararlı idareci, fedakar veli, yiğit genç neler yapmaz ki!
İmam Hatip okulunu kitap meclisine çevirecek bilge öğretmenlere ihtiyacımız var…
İmam Hatip okulunu sanat merkezine çevirecek sevdalı öğretmenlere ihtiyacımız var…

İmam Hatip okulunu insani yardım ortamına çevirecek yardımsever öğretmenlere ihtiyacımız var…

(Bu yazı 05.12.2014 yılında Gerçek Hayat dergisinde yayımlanmıştır)

Okumaya devam et
Yazı

Derin Kavrayış


Dostoyevski’yi adamakıllı okumak birkaç yıl önce Taşkent’te nasip olmuştu. Madem Rusya hinterlandında yaşayacaktık atmosfere uygun kitaplar okumalıydık. Tolstoy ve Dostoyevski ile başlamak ilk akla gelendi, besmeleyi “Suç ve Ceza” ile çektik.
Klasikler boşuna klasik olmuyormuş, kitap beni öyle sardı ki bir süre sonra kendi kendime “yazar bu anlattıklarını yaşamış olmalı” diye mırıldandım. Raskolnikov’un yaşadıklarını yaşamadan bir katilin psikolojik tahlili bu denli yapılamazdı. Yazar romanındaki kahramanla benzer şeyleri mutlaka yaşamış olmalıydı. Dönüp baktığımda Dostoyevski’nin benzer şeyleri yaşadığını öğrendim de rahatladım.
Yaşanmadan idrak edilemeyeceğini bir kenara not ettim, hatta belki daha sonra okuduğum birçok kitaba bu türden önyargılarla yaklaştım.
Yazarlar ve eserleri hakkındaki bu düşünceden çok sonraları Irak ve Suriye’de IŞİD çıktı, aslında zaten varolan bir şey nedense şimdilerde kendini gösterdi ya da şimdilerde fark edildi. IŞİD’e hem ülkemizden hem diğer ülkelerden katılımları görünce meseleye daha yakından bakmaya ve anlamaya çalıştım. “Kadınlar IŞİD’de ne buluyor?” başlıklı bir röportaj ile karşılaştım. Magazinel bir haber sanarak yüzeysel olarak göz gezdirdiğim röportajda karşıma derinlemesine bir “travma” bahsi çıktı. Murat Paker’in travmatik durumla ilgili derin tahlillerini okuyunca Dostoyevski’de olduğu gibi dönüp Paker’e baktım, mutlaka benzer süreçleri yaşamış olmalıydı. Bu denli önemli tahliller yaşanmadan yapılabilir miydi?
Bu kez karşıma bilim çıktı.
Yaşanmışlığı ve araştırmacılığı bir kenara not ederken hayatımda iz bırakan bir ürpertiyi de Sezai Karakoç’ta yaşadım.
Suriye mevzusunun ilk ortaya çıktığı ve oldukça sıcak olduğu günlerdi. Medyaya verilen demeçlere göre Beşşar’ın gitmesine ramak kalmıştı; bu gün, bilemedin yarın gidecekti, üç ayı geçemezdi. 
İşte tam böyle bir zamanda Karakoç’un Cumartesi sohbetlerinden birini başından sonuna kadar not alarak dinledim. Öyle önemli değerlendirmeler yapıyordu ki bu Karakoç, sadece Suriye değil tüm bölgede yaşamış olmalıydı. Yoksa şu mısralar Şam’ı görmeden nasıl yazılabilirdi?
“Ben Şam’ı bin yıl öncesinden bilirim
Annemin sütü kadar yakın bana
Babamın uğradığı son antik çarşı
Dedemin kılıcını dayadığı surlarına”
Gündelik tartışmalardan bu denli uzak ve ama güncelin arkaplanına bu denli nüfuz etmiş bir yaklaşım tesadüf olamazdı.
Sezai Karakoç’un konuşmasını başından sonuna kadar dinleyince kenara “irfanı” not ettim, hikmet deyin siz buna.
Bilgi de yaşamak da kavrayış da derinlik ister. Derinleştikçe herbiri erdemin ulu bir dağı olan bu kavramların eteklerine ulaşılır. Derinleşmek yorulmaktır, ızdırap çekmektir. Kimi zaman dirsek/diz çürütmekle olur, kimi zaman inadına yaşamakla, kaçmadan yaşamakla. Kimi zaman da herkes koşarken durarak, sakinleşerek derin sancılarla kıvranmakla olur.
Hangisini seçersek seçelim gösteriyi değil, senaryoyu okuyalım.
Hangisini seçersek seçelim “kuklayı değil kuklacı”yı hedef alalım.
Hangisini seçersek seçelim bugünü değil yarını yakalayalım.

 

(Bu yazı 28.11.2014 yılında Gerçek Hayat dergisinde yayımlanmıştır)
Okumaya devam et
Yazı

ÂLEMİMİZİ YİTİRDİK!

Sahip olduğumuz değerleri yitireceğimizi bile bile o değerlerin kıymetini bihakkın yaşayamamanın acısıyla yüzleşiyoruz. Yitirildiği her gün kıymeti daha fazla anlaşılacak Seyda Molla Bahri, bütün gürültülü söylemlerimiz arasında sessizce aramızdan ayrıldı, Sevgili’sine kavuştu. O, Sevgili’sine kavuşurken biz âlemimizi yitirdik…

Babası, Şeyh Şerif’in yanıbaşında mücadelenin her türlü zorluklarına göğüs geren, kendisi Cumhuriyet tarihinin feleğinden geçerek son on yılların başarılarının fiili duacısı olan cesur hocamızı yitirdik…

En meşakkatli zamanlarda bile tam anlamıyla ilim talebesi olmanın gereklerini yapan, ölümcül hastalıklara rağmen ilim deryasında ömrünün son demlerine kadar emek veren Doğu’nun büyük âlimini yitirdik…

Yılda bir kez tüm çevre köylerin katılımıyla uzun bir yürüyüşün ardından çıktığımız Sultan Qubeysi’de at üstünde beyaz sarığı ve cübbesiyle önde giden heybetli insanımızı yitirdik…

İlim ile irfanı birleştirmiş, zikriyle fikrini harmanlamış, zühdü ve takvayı kuşanmış, elinde kitabı ve tesbihi düşmeyen, uzun secdeleriyle alnında iz kalan şeyhimizi yitirdik…

Tarikat dersi vermek istemediğini bildiğimiz halde bir gün ısrarla dizinin dibine oturmuştuk da en son bizi kırmayıp ders vermiş ve bütün şekilcilikten uzak; “Her nerede olura olsun zikrinizi yapın, cehri ya da hafi farketmez, yürürken ya da arabada farketmez, yeter ki ihmal etmeyin…” diyen mürşidimizi yitirdik…

Bu denli ilmi birikime ve irfani derinliğe rağmen herdem mütevazi tavrıyla, mütebessim edasıyla, çocukların dahi kendisiyle mutlu olduğu huzurumuzu yitirdik…

Medrese eğitimi alırken farklı kitaplar okuduğumuz gizliden kendisine şikayet edilip “Halit …… şucu oldu!” dendiğinde, “İşinize bakın, Halit ….. şucu/bucu olmaz” diyecek kadar talebelerine güvenen büyüğümüzü yitirdik…

Ruşen Çakır kendisiyle röportaj yaptığında İslam Dünyasını bekleyen tehlikelere dikkat çekerken Milli Görüş’te tecessüm etmiş siyasi duruşun ilkesel boyutunu günübirlik siyasi mülahazalardan uzak işaret taşlarıyla sunan öncümüzü yitirdik…

Bir süre önce hastanedeyken ziyaret ettiğimizde, acılarına rağmen zikriyle ibadetiyle meşgul olan, herkesimden insanın sevip saygı duyduğu kanaat önderimizi yitirdik…

Doksanını aşmış, Şeyh Said’den Bediuzzaman’a, Şeyh Haydar Baba’dan Erbakan Hoca’ya bir asra tanıklık etmiş, Ğedmem’den Züweyr’e, Sarıcan’dan Yeğ’e bir coğrafyanın ilim ve irfan tarihine damgasını vurmuş, sadaka-i cariyesi olan talebeleriyle ve sevenleriyle günümüze iz bırakmış, alimliğini ve şeyhliğini bütünleştirmiş, siyasi ve sosyal hayata bütüncül bakabilmiş ve sorunların çözümüne öncülük yapmış çok kıymetli Seyda Molla Bahri’yi yitirdik…

Âlim’in ölümü âlemin ölümüdür…

Âlemimizi yitirdik…

Okumaya devam et